reklam
Yenileniyor
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • K.Maraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
BIST 109.156
DOLAR 3,8346
EURO 4,5127
ALTIN 153,47

“Tek suçumuz güzeli, doğruyu, insani olan her şeyi sevmek oldu”799 defa okundu

, kategorisinde, 21 Haz 2017 - 10:58 tarihinde yayınlandı
“Tek suçumuz güzeli, doğruyu, insani olan her şeyi sevmek oldu”
reklam

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

17 Haziran 2017’de 94 yaşında Almanya’nın Leipzig kentinde yaşama gözlerini yuman Anjel Açıkgöz’ün ne zaman toprağa verileceği belli olmadı. Nâzım Hikmet’in yoldaşlarından  Anjel Açıkgöz, eşi  Dr. Hayk Açıkgöz, TKP üyesi olduğundan, 1950 yılında ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Hayatı sürgünde geçse de, dimdik durmayı başardı. Acıları onurla taşıdı Anjel Açıkgöz.

Çok kültürlü yaşam dergisi PAROS’un Mart 2014 sayısının kapak konusu “Hayatı sürgünde geçen Anjel Açıkgöz’ün anlatımıyla Nâzım Hikmet” idi. Ünlü ressam Jak İhmalyan ve ünlü şair Nâzım Hikmet ile de dost olan -Almanya’da yaşayan- Anjel Açıkgöz’ün arşivinden tarihe belge niteliğindeki fotoğraflarla da desteklenen söyleşiyi Sürgünde Bir Ressam Jak İhmalyan kitabının da yazarı olan Mayda Saris yaptı. Bu söyleşinin Nâzım Hikmet’le ilgili olan bölümünü Paros yetkililerinin izniyle yayımlıyoruz.

Nâzım Hikmet’le tanışma

Nâzım Hikmet ile Türkiye’de tanışamamıştık çünkü o yıllarda hapisteydi. 1950’de afla çıktı.

Ama biz de aynı yıl memleketi terk ettik. Nazım’la ilk defa 1955 yılında tanıştık. Sonradan çok iyi dost olduk. Biz o sırada Polonya’da, o da Moskova’da yaşıyordu. Kendisi üç defa kalp krizi geçirmişti. O zamanlar uçaklar çok yüksekten uçamadıkları için doktorlar ona uçak yolculuğunu yasaklamışlardı. Nazım, Türkiye’den ayrıldıktan sonra, hem Dünya Barış Komitesi üyesi oldu, ödül kazandı, hem de Dünya Yazarlar Birliği üyesi seçildi. Sık sık kongrelere, toplantılara davet ediliyordu. Yolculuğa çıkacağı zaman bize haber verirdi. O zaman bütün Avrupa memleketlerine giden tek tren yolu Varşova üzerinden geçtiği için her seferinde, gidişte de, dönüşte de Varşova’da kaldığımız otelden ona da bir oda ayırtırdık. Görüşeceğiz diye çok sevinirdik. O da çok sevinirdi, üstelik birkaç gün istirahat etmiş olurdu.

Ağabeye ciğerli pilav

Birlikte çok güzel günler yaşadık. Anılarımız pek çok. Mesela bir gün beraber, ya konsere, ya da tiyatroya gidecektik ama lokantaya gidip yemek yiyecek zamanımız yoktu. Ben de hemen oteldeki odamızda, gizliden kullandığımız elektrik ocağında şipşak bir pilav pişirdim, üstüne de tavuk ciğerleri ve yürekleri kızarttım ve sofraya getirdim. Ağabey hem şaşırdı hem de bana dönüp “Kız kaç tane tavuk kestin bunları yapmak için” demez mi? Ben de “Sen bizim biricik ağabeyimizsin helal olsun sana, senin için yapmayacağız da kime yapacağız” diye cevap verince, hem çok hoşlandı, hem de büyük bir iştahla yedi o meşhur pilavımızı. Nazım Hikmet bir çocuk kadar saf, temiz ve yürekli bir ağabeydi bizim için.

Müzik ziyafeti Ruhi Su’dan

Bir keresinde de Moskova’daydık. Telefon edip kendisini ziyaret etmek istediğimizi bildirdik. “Hemen gelin çocuklar, size müthiş bir ziyafetim var, acele edin” dedi. Öğle vaktiydi, aç kamımızla evine gittik. O gün apartmanın asansörü bozukmuş, merdivenleri tırmandık. Kapıyı ağabey açtı. Nerede kaldınız,

buyurun deyip, bizi salona aldı. Pencereleri kapattı, perdeleri indirdi. Köşelerden ışıklar yakıp, hoş bir hava yarattı, gramofona da bir plak koydu ve koltuğuna uzandı. Birden gür bir ses doldurdu odayı. Meğer Ruhi Su, ağabeyin eski arkadaşı, hapisten yeni çıkmış, plaklar doldurmuş ve bir yolunu bulup ağabeye göndermiş. Bizim için müthiş bir müzik ziyafeti olmuştu o gün.

‘Omlet sürpriz’

Başka bir ziyafeti de Leipzig’de Astoria otelinde yaşamıştık. Ağabey orasını çok severdi ve her gelişinde Astoria’da kalırdı. Bir hafta sonu bizi de davet etti. Bizi fuayede karşıladı “Çocuklar lokantaya mı gidelim, benim odaya mı” diye sorunca, “Tabii sizin odaya, daha güzel, baş başa oluruz” dediydik. Yukarı çıktık, zile bastı, gelen garsona üç, dört, beş bir de ben altı deyip, altı kişilik ‘omlet sürpriz’ ısmar­ladı. Çok geçmeden garson, tekerlekli bir arabayla bomba gibi bir şey getirdi odaya, kapağını açıp üstüne bir şeyler de serpince, bir anda alevler doldurdu odayı. Meğer o omlet denen şey, dondurmaymış; garson da üstüne içki döküp, kibriti çakınca böyle bir manzara çıktı ortaya. Bir gün önce bir başkası ağabeye yapmış bu sürprizi, o kadar hoşuna gitmiş ki, o da bize aç karnımıza yedirdi o koskocaman dondurmayı. Ufacık şeylere çocuk gibi sevinirdi. Çok ince ve temiz kalpli bir insandı o.

Vapurdan işçi sınıfına selam

Leipzig’deyiz, günlerden pazardı. Eşim “Ağabey keyfin nasıl? Bugün sıcak, güneşli bir yaz günü, seni İstanbul Boğazı’na götürsem mi, ne dersin?” diye ağabeyi aradı. Cevabı “Sorulur mu öyle şey dokto•­cuğum” oldu tabii. Eşim de “Öyleyse hazırlan, yarım saat sonra seni almaya geliyoruz” dedi ve kapattı.

Benden termosa çay, kahve koymamı istedi; kendisi de sandviçleri hazırladı. Bindik arabaya, ağabeyi de alıp, üç saatlik uzaktaki Batı Almanya hududundaki Salzburg şehrine gitmek üzere yola koyulduk. Neşeli bir gün geçirmekti niyetimiz, yolda şarkılar, türküler söylemeye başladık, ağabey de çok keyifliydi.

Salzburg’da bir elektrik santrali için kurulan barajın suyunu bir ırmağa dönüştürünce, tam İstanbul Boğa­zı’na benzeyen bir manzara hâsıl olmuş. Suyun üstünde de yine tam bizim İstanbul’dakine benzeyen yandan çarklı vapurlar işliyor. İki tarafta da yemyeşil ağaçlarla dolu köyler var. Oraya varınca, hemen vapura bindik. İşte o an ağabeyin gözleri yaşardı mutluluktan.

Halatları bağladıkları kütüğe oturdu. Eşimin başındaki renkli benekli beyaz kasketi alıp başına geçirdi ve “Bana bir kâğıt ver” dedi. Eşim, “Ağabey bende kâğıt yok, yalnız cebimde hastanenin başlıklı reçete kâğıtlarından var, olur mu” diye sorunca, “Kâğıt olsun da ne olursa olsun, aşk mektubu yazacak değilim” dedi. Eşim iki tane kâğıt, bir de kalem uzattı ve onu rahat bırakalım diye biz içeriye geçtik. Ağabey yazdı, yazdı… Sonra yanımıza gelip “Al oku, beğenecek misin diye merak ediyorum” dedi. Yazdığı “Türkiye işçi sınıfına selam” şiiriydi. O şiiri nasıl olduysa sonradan kaybettim. Ama çoktan basılmıştı zaten. El yazısıyla vapurda karaladığı bendeki orijinali kayboldu ne yazık ki.

Galya’nin Nâzım aşkı

Nâzım ağabey bütün yolculuk­larını tek başına yapıyordu. Kalp krizi geçirip, hastanede yatarken, Galya adlı bir başhekim hanım tedavi etmişti onu. Ağabey de çok memnun kalmıştı. Üçüncü krizi de geçirip, taburcu olunca, ağabey Galya’ya “Eğer benimle aynı evde yaşamayı kabul ederseniz, sizin bütün maaşınız’ öderim. Yemek, içmek, oturmak, hepsi dâhil” diye teklifte bulunmuş. Yani özel doktoru olmasını istemiş. Galya’nın da canına minnet, hemen kabul etmiş. Zaten ağabeye âşıktı. Ağabey çok yakışıklıydı, boylu poslu, çok havalıydı. Bütün kadınlar ona âşık oluyordu, rahat bırakmazlardı. Böylece başlamışlar Galya ile bera­ber yaşamaya. Avrupa seyahatine çıkarken ağabey onu yanında götürdü, Galya, ilk defa Sovyetler Birliği’nden dışarıya adım atıyordu. Ağabey, Varşova’ya Galya ile birlikte geldi ve birkaç gün bizde kaldıktan sonra, Almanya, Çekoslovakya, Macaristan, Avusturya ve Ingiltere’ye gittiler. Galya her gittiği memleketten elbiseler, bluzlar, etekler filan satın almış. Bu arada ağabey de ona pek çok giyim eşyası hediye etmiş tabii. Dönüşte aldıklarının hepsini giyip giyip, bize moda gösterisi yaptıydı. Galya, ufak tefek, fındık kurdu gibi güzel kadın olduğundan, giysiler biraz kusurlu duruyordu üstünde. Birinin boyu uzun, diğerinin kolu geniş filandı. Ertesi gün de Moskova’ya dönmeleri icap ediyor. Ben hemen Galya’ya “Hiç merak etme, benim elimden gelir, bunların hepsini sana göre düzeltirim” dedim ve bütün gece uyumadan, hepsini elle dikip, tamir ettim. Ertesi sabah kahvaltıda gösterip ona giydirdim. Galya sevincinden, hopladı, boynuma sarılıp, öpe, öpe bitiremedi. Moskova’da özel terzi bulmanın çok zor olduğunu bildiğim için, seve seve yaptım o tamiratları. Daha çok gençtim, bir gece uyumamışım da, oturup elle dikmişim, hiç önemli değildi…

Ağabeyden hediye sürprizi

Bir sonraki gelişinde ağabey yine bizde kaldı. Biz de onu çok sevdiği beyaz leylaklarla karşılamıştık. Garda, ağabey hemen pencereyi açtı ve kocaman ağırca bir paketi, “Al kızım, sana bir sürprizim var” diye uzattı. “Aman ağabey ne yapıyorsun? Sana yasak ağır taşımak” deyince de, “Hele al sen” dedi ve güldü. Paketi zar zor taşıdık, otele götürdük. Ağabey uyumaya gitti. Paketi açtım, bir de ne göreyim, gayet modern, elektrikli, portatif bir dikiş makinesi. Çok güzel bir sürpriz oldu benim için. Doğu Almanya’dan geçerken, bu makineyi bir mağazanın vitrininde görmüş ve içeri girip, bildiği 3-5 kelime Almancasıyla satın almak istemiş. Ama makine satılık değilmiş, önce vitrine koyup reklamını yaptıklarını söylemişler. Ağabey kararlı almaya “Öyle kepazelik olmaz. Lütfen sorumlusu kim? Müdürünüzü çağırın” diye diretmiş. Bakmışlar iş büyüyecek, paketleyip, satmışlar makineyi. O makineyi tam 50 yıl kullandım, gözüm gibi de korudum. Sonra da Murat’ın eşi Türkân kızıma hediye ettim: “Al canım kızım, sana mirasım bu” diyerek…” Zaten biliyordum onun da makineyi çok sevdiğini. Ufak tefek aksaklıkları olmasına rağmen işliyor hâlâ. Murat tamir etti bile.

Dinmeyen Türkiye hasreti

Hayat boyu Türkiye hasretiyle yaşadık. İnsan doğduğu, büyüdüğü vatanını acısıyla, tatlısıyla, her şeyiyle özlüyor. Hele İstanbul gibi bir şehri nasıl özlemez insan? Ne yazık ki eşime nasip olmadı bir daha dönmek. Ama ben 53 yıl sonra dört defa gittim Istanbul’a. Tabii çok değişmiş. Benim zamanımda nüfusu bir milyon bile yoktu, 17 milyonu geçmiş, çok büyümüş. Bazı çirkin binalar da yapılmış ama yine de bozamamışlar Istanbul’un güzelliğini.

İşte böyle şeker kızım. Hayatımız pek enteresan değil ama istedin diye anlattım. Jak da biz de hiç şaşmadan, inancımızla, şerefimizle, namusumuzla yaşadık. Alnımız açık geldik, gidenimiz de öyle gitti.’

Kaynak 1: Paros, Mart 2014, S: 30 s: 84-89

Kaynak 2: Ataşehir Ev Kültür dergisi – Temmuz 2014 , Sayı 97

Anjel Açıkgöz (Kazancıoğlu) kimdir?

1923 yılında Asdğik ve Garabed Kazancıoğlu çiftinin ilk ve tek çocuğu olarak İstanbulda, Pangaltı Bilezikçi sokakta dünyaya geldi. Babası tütün fabrikasında işçi, annesi ev hanımıydı. Esayan’da ilk ve ortaokulu bitirdikten sonra, eğitimini Getronagan Lisesi’nde sürdürdü. 1938 yılında tanıştığı Hayk Açıkgöz’le 1949 yılının sonbaharında evlendi. Eşi TKP üyesi olduğundan, 1950 yılında ülkeyi terk etmek zorunda kaldılar. TKP’nin Türkçe radyo yayını faaliyetlerini sürdürmek amacıyla, yaşamlarını 1950-55 yılları arasında Lübnan’da, 1955-58 yılları arasında Polonya’da sürdürdüler. 1958’de Bizim Radyo’nun kuruluş aşamasında Doğu Almanya’da Leipzig’e yerleştiler. Anjel Açıkgöz, uzun yıllar radyonun sekreterlik görevini yürüttü. Anjel Açıkgöz o tarihten beri Almanya’da yaşıyor. Eşi Hayk Açıkgöz’ü, 2002 yılında kaybetti.”

Anjel Açıkgöz, Leipzig’de  bakımının yapıldığı hastanede 17 Haziran 2017 Cumartesi günü vefat etti.

 

 

 

reklam
YORUM YAZ