reklam
Yenileniyor
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • K.Maraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
BIST 98.455
DOLAR 5,3221
EURO 6,0478
ALTIN 219,60

Unutmazsanız unutulmazlar: V.Ebüzziya, H.Çambel, F.Çakmak, L.Erbil97 defa okundu

, , kategorisinde, 12 Oca 2019 - 12:14 tarihinde yayınlandı
Unutmazsanız unutulmazlar: V.Ebüzziya, H.Çambel, F.Çakmak, L.Erbil
reklam

Bugün 12 Ocak. Gazeteci bir aileden gelen ve aynı mesleği sürdüren Velid Ebüzziya ile  arkeolog, Prof. Dr. Halet Çambel’in ölüm yıldönümü bugün.

Bugün aynı zamanda Kurtuluş Savaşı kahramanlarından, Atatürk’ün silah arkadaşı Mareşal Fevzi Çakmak ile yazar Leyla Erbil’in doğum günü.

BRT Yayın Grubu olarak bütün bu değerlerimizi saygıyla, sevgiyle anıyoruz.

Velid Ebüzziya kimdir?

Temmuz 1882’de İstanbul’da doğdu. Ebüzziyâ Mehmed Tevfik’in küçük oğludur. Tahsiline Bakırköy’de Behram Ağa İlkokulu’nda başladı (1891-1892), oradan Mekteb-i Sultânî’ye geçti (1893-1894). Babasının ve aynı okulun son sınıfındaki ağabeyi Talha’nın Konya’ya sürgün edilmeleri üzerine okuldan uzaklaştırılarak göz hapsine alındı (Nisan 1900). Beş yıl kadar süren bu hapis müddetinde geceleri duvardan atlayarak evlerinin bitişiğindeki Fransız Frerler Mektebi’ne devam etmek suretiyle Fransızca’sını ilerletti. Bir yandan da babasının Konya’dan mektupla verdiği edebiyat ve dil derslerini sürdürdü; kendi gayretiyle Arapça, Farsça ve Almanca öğrendi. Göz hapsinin son bulması üzerine tekrar Mekteb-i Sultânî’ye devam etmek istediyse de buna izin verilmeyince lise tahsilini Bakırköy’deki Fransız Saint Benoit Mektebi’nde tamamladı. Daha sonra İstanbul Dârülfünunu Hukuk Mektebi’ne girdi. 

II. Meşrutiyet’in ilânı ile çıkarılan umumi af üzerine babasıyla ağabeyi sürgünden dönüp Ebüzziya Matbaası’nı yeniden kurma hazırlığı içinde iken Velid de mütercim olarak Düyûn-ı Umûmiyye’ye girdi, bu arada Hukuk Mektebi’ni tamamlayarak doktora yapmak üzere Paris’e gitti (Kasım 1910). Sorbonne Üniversitesi’nde hukuk doktorası yaparken bir taraftan da Sciences Politiques’e devam etti. İstanbul’a döndüğünde babasının çıkarmakta olduğu Yeni Tasvîr-i Efkâr gazetesinde çalışabilmek için o devrin önde gelen Fransız gazetelerinden Le Temps ve Le Figaro’da stajyer muhabir olarak çalıştı. Bu arada Sciences Politiques’ten mezun oldu, ancak doktorasını tamamlayamadan İstanbul’a döndü ve babasının gazetesinde çalışmaya başladı (Ekim 1912). Babaları Ebüzziyâ Mehmed Tevfik’in ölümünden sonra iki kardeşten Talha idarî işleri, Velid de yazı işlerini üzerine alarak gazetenin yayımını devam ettirdiler.

Balkan Savaşı’nın bu en felâketli günlerinde bir yandan birbiri ardına değişen hükümetler, ilân edilen örfî idareler, İttihat ve Terakkî Fırkası ile Hürriyet ve İtilâf Fırkası arasındaki çekişmeler, öte yandan yeni patlak veren I. Dünya Savaşı ve uygulanmaya başlanan ağır sansür gazeteciliği çok güç ve tehlikeli bir hale getirmişti. Balkan Savaşı’nın başlangıcından I. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar geçen devrede Tasvîr-i Efkâr on yedi defa kapatılmış, her defasında da o dönemde kapatılan gazetelerin başvurduğu bir tedbirle, ellerinde bulundurdukları yedek imtiyazlarla kapanan gazetenin adını değiştirerek yayına devam etmişlerdir. Bu müddet zarfında gazete Yeni Tasvîr-i Efkâr, Tasvîr-i Efkâr, Tasfîr-i Efkâr, Tesvîr-i Efkâr, Tefsîr-i Efkâr, İntihâb-ı Efkâr ve Hak isimleri altında yayımlanmıştır.

Mütareke’nin ilânı üzerine Trakya ve Anadolu’da başlayan mahallî direniş hareketlerinin sözcüsü durumuna gelen gazete Damad Ferid Paşa hükümetleriyle de mücadele etmiş, Velid ve Talha beyler arka arkaya İstanbul hükümetinin meşhur Nemrud Mustafa Dîvânıharbi’nde muhakeme edilmişlerdir. Memleketin parçalanmak istenmesi üzerine halkı galeyana getirmek için matbaalarında bastıkları beyannâmeler dolayısıyla Talha Bey tutuklanarak Bekir Ağa Bölüğü’nde hapsedilmiştir. İngilizler’in, Mütareke şartlarını çiğneyip İstanbul’u resmen işgal etmeleri ve Şehzadebaşı Karakolu’nda uyumakta olan silâhsız askerleri yataklarında süngüleyerek şehid etmeleri üzerine (16 Mart 1920) kanlar akan naaşlarının resimlerini çeken Velid Bey, bunları çoğaltıp gizlice Anadolu’ya göndererek halkı galeyana getirmeye çalışmış, resimleri götüren bir kişinin yakalanması üzerine İngilizler Velid Bey’i tutuklayıp Malta adasına sürgün etmişlerdir (23 Mart 1920). Bir yıl kadar sonra Malta sürgünleri arasında bulunan gazeteciler serbest bırakılınca Velid Bey de İstanbul’a döndü. Tasvîr-i Efkâr’ı çıkarmasına izin verilmeyince Tevhîd-i Efkâr adı altında yayımlamaya başladığı gazete ile gerek işgal kuvvetleri gerekse İstanbul’daki İngiliz taraftarları ile mücadeleye girişti. Tevhîd-i Efkâr bir taraftan Millî Mücadele hareketinin yayın organı haline gelirken diğer taraftan Velid Bey’in matbaasında kurduğu “Mim Mim grubu” yer altı teşkilâtı ile, işgal kuvvetlerinin Türk ordusundan toplayarak depolara doldurduğu silâh ve mühimmatı alıp Anadolu’ya kaçırmaya başladı. Büyük Taarruz’un yapılabilmesini sağlayan çok miktarda cephane bu teşkilât tarafından elde edildi; bunları Ladin adlı bir vapurla bizzat Velid Bey İnebolu’ya götürerek Millî Müdafaa Vekili Refet (Bele) Paşa’ya teslim etti (18 Aralık 1921). Bu hizmetine karşılık kendisine Erkân-ı Harbiyye Reisi Fevzi Çakmak imzasıyla istiklâl madalyası verildi (22 Nisan 1922). Zaferden sonra Mudanya Mütarekesi’ne katılan tek gazeteci Velid Bey olduğu gibi Lozan barış müzakerelerinde de bulunarak gazetesine günü gününe gönderdiği yazılarla, Anadolu ve İstanbul’la ilgili Lozan’da oynanmak istenen oyunlar ve Türk delegelerinin çetin mücadelesi hakkında bilgi verdi.

O zamana kadar Anadolu hükümetiyle birlikte çalışmış olan Velid Bey, hiçbir hazırlık yapılmadan birdenbire cumhuriyet ilân edilmesinin yanlış bir hareket olduğuna dair şiddetli tenkit yazıları yazdı. Özellikle hilâfetin kaldırılmasının büyük bir hata olduğunu ve bu hatanın Türkiye’yi bütün İslâm âleminin mânen hâkimi durumundan çıkaracağını, o yıllarda hemen hepsi Batı devletlerinin müstemlekesi olan İslâm devletlerini siyaset âleminde tamamen başsız ve hâmisiz bırakacağını, bunun da Türkiye’yi büyük devletlikten çıkarıp sıradan küçük bir devlet haline düşüreceğini ısrarla belirten makaleler yayımlaması Ankara hükümetini rahatsız etti. Yine bu sırada alfabenin değiştirilmesi hakkında ileri sürülen fikirler aleyhinde neşriyat yapması bardağı taşıran son damla oldu. Bu esnada gazetede Ağa Han’ın hilâfet hakkında yazdığı bir makalesi yüzünden (24 Kasım 1922) Velid Bey “hıyânet-i vataniyye” ithamı ile tutuklandı ve İstanbul’a gönderilen özel bir İstiklâl Mahkemesi heyetine teslim edildi (9 Aralık 1923). Ancak vatana yaptığı hizmetler sebebiyle, ayrıca İstiklâl madalyası sahibi olduğu için mahkeme sonunda beraat etti. Velid Bey’in, hükümetin yanlış bulduğu icraatını şiddetli makalelerle tenkide devam etmesi üzerine, o sıralarda doğuda patlak veren Şeyh Said isyanı dolayısıyla (11 Şubat 1925) çıkarılan Takrîr-i Sükûn Kanunu ile (4 Mart 1925) Tevhîd-i Efkâr kapatıldı. Kendisi de Şeyh Said isyanına sebep olmakla suçlanarak tutuklandı ve Diyarbakır’da bulunan İstiklâl Mahkemesi’ne gönderildi (12 Mart 1925). Aynı şekilde suçlanan, İstanbul ve Adana’da muhalefette bulunan başka gazeteler de kapatıldı, yazarları tutuklanıp aynı mahkemeye gönderildi. Diyarbakır’da başlayan mahkeme Elazığ’a nakledilerek devam etti; suçsuz bulunan gazetecilerin hepsi beraat etti. Ancak beraat kararı şartlı oldu; Velid Bey’den başka diğer bütün gazetecilerin hayatları boyunca bir daha gazetecilik yapmaları yasaklandı. Velid Bey, bu ağır ve haksız şarttan istisna edilmesine rağmen gazetesini tekrar yayımlamadı, bir çeşit inzivaya çekilerek matbaasıyla meşgul oldu. Tutuklanmadan önce İstanbul’da yeni kurulmuş olan Türk Matbuat Cemiyeti başkanlığına seçilmiş olduğu halde yapılan teklifleri reddederek burada tekrar görev almadığı gibi 1924-1925 yıllarında bulunduğu İstanbul Belediyesi Şehir Meclisi üyeliği görevine de devam etmedi. Atatürk’e karşı suikast teşebbüsü ortaya çıkarılınca (15 Haziran 1926) hükümetin muhalif olarak tesbit ettiği tanınmış kimselerle beraber Velid Bey de tutuklanarak Ankara İstiklâl Mahkemesi’ne gönderildi, ancak ilk sorgusundan sonra serbest bırakıldı.

Velid Bey 11 Haziran 1934’te Zaman adıyla bir gazete çıkararak tekrar gazeteciliğe başladı. Ancak burada da tek parti idaresinin ağır baskısı yüzünden dilediği gibi yazı yazamadığı için gazeteye rağbet sağlayamadı; ayrıca gazetenin iki defa kapatılması üzerine yayın hakkını devrederek matbaası ile meşgul olmaya devam etti. Bu ikinci inzivâ dönemi altı yıl sürdü; aile gazetesini yeniden çıkarmaya karar veren ağabeyi Talha Bey’in oğlu Ziyad Ebüzziya’nın yayımlamaya başladığı Tasvîr-i Efkâr’da (2 Mayıs 1940) başmakale ve Selim Sabit takma adıyla günlük siyasî yazılar yazdı. Velid Bey’in tekrar gazeteciliğe başlaması hükümetçe hoş karşılanmadı ve gazete daha yayımının ilk haftasında on gün tatil edildi. II. Dünya Savaşı’nın en hareketli günlerinde hükümet çeşitli vesilelerle arka arkaya Tasvîr-i Efkâr’ı kapatmaya devam etti; nihayet gayri resmî olarak, “Velid Bey yazı yazmaktan vazgeçmezse gazete tamamen kapatılacaktır” tehdidi üzerine gazeteye yazı yazmaktan vazgeçti. Velid Bey 12 Ocak 1945 tarihinde öldü.

Geniş bir kültüre ve ansiklopedik bilgiye sahip olan Velid Bey inançlarından fedakârlık etmeyen, kanaatlerini ne pahasına olursa olsun yılmadan müdafaa eden, memleket meselelerinde asla müsamaha göstermeyen, son derece çalışkan bir kimse idi. Ülkenin ancak dinine, geleneklerine ve aile mefhumuna bağlı kalarak yükselebileceğine inanıyordu. Aynı zamanda her türlü ilmî ve fikrî yeniliğe taraftardı. Kendisine yapılan menfaat tekliflerinde olduğu gibi en ağır baskı ve tehditler karşısında da fikir ve kanaatlerinden asla vazgeçmemiştir.

Tam anlamıyla gazeteci olarak doğmuş bulunan Velid Bey Türkiye’de çağdaş gazeteciliği kurmuştur. Paris’teki gazetecilik stajında mesleğin bütün inceliklerini kavramış, bunları daha sonra kendi gazetesinde başarıyla uygulamıştır. Türk basınında fotomuhabirliğini ihdas eden, olayları fotoğraflarla görüntüleyip sunan, idarehanede karanlık oda ve klişehane kuran odur. Yine olayların temsilî resim ve karikatürlerle verilmesi âdeti de onunla başlamıştır. Memleketin tanınmış birçok gazetecisinin yetiştiği Tasvîr-i Efkâr ve daha sonra Tevhîd-i Efkâr Türk matbuatında başlı başına bir gazetecilik okulu sayılır. Velid Bey’in önemli hizmetlerinden biri de Millî Mücadele sırasında gazetesine topladığı devrin güçlü kalemlerine hamasî yazılar yazdırması ve tanınmış ressamlara çizdirdiği hamasî desenlerle halkın zafere olan inancını arttırarak onlara mânevî kuvvet vermiş olmasıdır.

Ebüzziya Matbaası’nda yayıncılığa başlayan Velid Bey, gazetecilik yapması yasaklanınca daha önce babasının yayımladığı Takvîm-i Ebüzziyâ’yı 1943’ten itibaren tekrar çıkarmaya başlamıştır. Yine bu sırada Fen ve Sanat Halk Ansiklopedisi adıyla fasikül halinde bir eserin yayımına başlamış, ancak vefatı üzerine eser ilk ciltten sonra yarım kalmıştır.

Velid Bey “eau forte” denilen çini mürekkebi kullanarak tarama usulüyle resim yapmakta ve bilhassa portre resmetmekte usta idi. Matbaasında bastığı kendi eserlerinde ve babasının takvimlerinde bu tarz resimleri vardır. Ayrıca kûfî hatta ve bilhassa arabesk tezyinatta usta olup matbaasında basılan eserlerin kûfî hatla olan yazılarını kendisi yazmıştır.

Eserleri. Şarlok Holmes’in Sergüzeştleri (Conan Doyle’den trc., İstanbul 1328 r.); Delik İğne (Conan Doyle’den trc., 1910); Kuyruklu Yıldızlar ve Halley Kevkeb-i Gîsûdârı (İstanbul 1328 r.); Girid, Mâzisi, Hali, İstikbali (bir heyet tarafından hazırlanmıştır, İstanbul 1328 r.); Tayyârecilik, Mâzisi, Ehemmiyeti, Terakkiyât-ı Hâzırası, İstikbali (2. bs., İstanbul 1329 r.); Türkiye Demiryolları Cep Atlası (İstanbul 1931); Takvîm-i Ebüzziyâ (1943-1945 yıllarına ait ansiklopedik duvar takvimi); Fen ve Sanat Halk Ansiklopedisi (İstanbul 1945).

Halet Çambel kimdir?

Fotoğraf: Ara Güler
1916 yılında Berlin’de doğan Halet Çambel’i 12 Ocak 2014 tarihinde 98 yaşında kaybettik. Prof. Dr. Halet Çambel özgün kimliği ve çağın çok ötesinde bakış açısıyla, birbirinden çok farklı alanlarda öne çıkmıştır. Yüzyıllık yaşamını kelimenin tam anlamıyla dolu dolu yaşamış, Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaşlaşma sürecinin hemen hemen her alanında yapı taşlarından biri olmuştur.

Çambel akademik dünyanın farklı alanlarında yaratıcı öngörüsü, uygulamadaki başarıları ile öne çıkmıştır; arkeolog, korumacı, çevreci, eğitmen, dilbilimci, mimar, planlamacı, etnograf, düşünür gibi farklı bilimsel kimlikler ile tanınır. Türk akademik ortamında uluslararası açılımların simgesi olarak ünlenmiştir. Başka bir açıdan bakıldığında ise Çambel sporcu, köycülük önderi, köy öğretmenidir. Karatepe Dağları’nın “Halet Bacısı” sıdır. Bizler için ise Halet Hocamızdı. Bu nedenle Halet Çambel’i Karatepe Aslantaş’ın hafiri, bir arkeolog olarak tanımlamak, O’nun bu uzun ve renkli yaşantısını sığlaştırmak olacaktır. Çambel her şeyin ötesinde Cumhuriyet’in ilkelerine, çağdaşlaşmaya yürekten inanmış bir aydındı, tüm yaşamını da bu ilkelere göre düzenlemişti. İş’i görev olarak bilmiş, bu nedenle yaptıkları ve başardıkları ile hiçbir zaman övünmemişti. Yeni kurulan dünya ile bütünleşmeye ve çağı yakalamaya çalışan Cumhuriyet’e katkıda bulunmayı, zaten yapması gereken bir görev olarak gördüğünden Çambel bunları hiçbir zaman dile getirmemiştir. Her türlü zorluğa karşı durmayı ve bürokratik engelleri aşmayı ve yapılmasına gerekli olduğuna inandığı şeyleri yapmayı sıradan bir işmiş gibi sürdürmüştür. Bu nedenle yaklaşık 50 yıl boyunca öğrencisi olmakla övündüğüm Halet Çambel’i, öğrencilik yıllarımızda herhangi bir üniversite hocası olarak görmüştük. Yaptığı işlerin ne denli önemli ve büyük olduğu, zaman geçtikçe ortaya çıkmış; 1950’li yıllarda çalışmalarına esas olarak aldığı ilkeler, ancak 1980’lerden sonra, önce Dünya’da daha sonra da ülkemizde kabul görmüş ve esas olarak alınmıştır.

Ne var ki Çambel hiçbir zaman ilkelerini sloganlaştırmamış, süslü ve güzel terimlerle değil, herkesin anlayacağı sıradanmış gibi gelen söylemlerle hayata geçirmiştir. Bunların arasında

  • kültür varlıklarının yerinde, doğal çevre ortamı ile birlikte korunması – “kültürel peyzaj”
  • kültür varlıklarının orta ve uzun erimli bölge planlaması ile bütünleşmesi
  • kültür varlıklarının, çevresinde yaşayanlara karşın değil, onlarla birlikte yaşayanlar ile korunması
  • kültür varlıklarının yalnızca seyirlik olmaması, toplumun sosyal ve ekonomik zenginliğine katkıda bulunması
  • sürdürülebilirlik
  • farkındalık yaratmak
  • restorasyonu gösterişe dayalı bir sahtecilik olarak değil 1964 Venedik Tüzüğü’nde tanımlanan anastylosis (orjinaline en yakın haliyle) düzeyinde tutması
  • bilimsel yayında “acelecilik değil titizlik ve doğruluk”

gibi birçok ilki örnek olarak sayabiliriz.

Halet Çambel’in ailesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun önde gelen aydın bir ailesidir; dedesi, müderrislik, sadrazamlık ve en sonunda Berlin Büyükelçiliği yapmış İbrahim Hakkı Paşa; babası Türk Tarih Kurumu’nun kurucularından ve uzun süre de başkanlığını yapmış olan Hasan Cemil Bey’dir. Önce Almanya’da daha sonra İstanbul Amerikan Kız Koleji’nde ve Fransa Sorbonne Üniversitesi’nde okumuş; birçok batı diline ana dili kadar hakim olması ötesinde Ön Asya’nın ölü dillerinde de uzmanlaşmış, dönemin önde gelen düşünürleri, bilim insanları ile yakın ilişki içinde olarak yetişmiştir. Bu farklı ve seçkin aile ortamına karşın Çambel, 1939 yılından itibaren yaşamının büyük bir kısmını arazide, dağlarda, köylerde en güç koşullar altında hiç şikayet etmeden kendi seçtiği yaşam şekline gönülden bağlanarak sürdürmüştür. Kendisine sıradan gelmesine karşın efsaneleşmiş alan çalışmaları vardır. II. Dünya Savaşı’ndan önce Afyon’un Frig yaylasında Emilie Haspels ile başladığı ve savaşın başlamasıyla yarım kalan çalışmayı tek başına sürdürmüş, iki kez paraşütle indirilmiş Alman casusu kuşkusuyla tevkif edilerek yakalanmış ancak yine de geri dönerek çalışmalarını sürdürmüş, Karatepe Dağları’nda eşkiyaların kol gezdiği dönemde tek başına atla gezmiş, konaklamış ve bölgede “Halet Bacı” adı günümüze kadar yaşayan bir efsane haline gelmiştir.

Halet Çambel eşi Nail Çakırhan ile birlikte.

İstanbul Üniversitesi’nde 14 Ocak 2014 tarihinde yapılan cenaze törenindeki konuşmalarda Halet Hocamızı en iyi tanımlayan konuşma “O sizler için bilim insanıydı, arkeologdu, eğitmendi ancak O bizim Karatepelilerin, Toroslar’ın Anasıydı” sözü olmuştur.

Halet Çambel’in meslek yaşamının ilk yılları, yukarıda sözünü ettiğimiz Frig Yaylası’nın yanı sıra Orta Anadolu’da Kırşehir Has Höyük’te 1943 yılında başlamıştır. İç Anadolu Yaylası’nın enginliği Çambel’i çok etkilemiştir. Sık sık “Orta Anadolu bozkırlarında güneşin batışı ve gece karanlığının bastırması bir başka olur” sözünü yinelerdi. 1946 yılından sonra Çukurova, Çambel’in yaşamının ayrılmaz bir parçası olmuş, o zamanlar Adana’ya bağlı Kadirli İlçesi Karatepe ve Kızyusuflu Köyleri O’nun kendini özdeşleştirdiği mekanı haline gelmişti. İlk olarak Theodor Bossert ve Bahadır Alkım ile çalışmaya başladığı Karatepe-Aslantaş, Ceyhan Irmağı’nın Andırın Ovası’ndan sonra girdiği sarp, dağlık ve ormanlık bir bölgeydi. Yol yoktu, devletin olanakları henüz buraya ulaşmamış, ormancılıkla geçinen birkaç fakir köy, dağı mekan tutan eşkıyalar, yılda iki kez geçen Türkmen aşiretlerinden başka kimsenin uğramadığı bir yerdi. Çambel kültür savaşını burada verdi. Bossert başkanlığında yapılan birkaç kazı mevsimi, ortaya beklenmedik önemde eserler ve daha sonra Hitit resim yazısının çözülmesini sağlayacak çift dilli yazıtlar vermişti.

Karatepe Aslantaş Kuzey Kapı kazı sırasındaki durumu.

Bunlar çok prestijli bir yayın için yeterdi, artardı. Kazı ekibi de çalışmayı burada bitirme kararı aldı. Bu karar Çambel’i çok sarsmıştı. Her şey ve herkese karşın çalışmaları sürdürme kararı aldı; uzun soluklu bir çalışmayla daha fazla eser, yazıt, bilgi ortaya çıkabilirdi. Ortaya çıkanların birleştirilerek yerinde kalması gerekirdi, ören yeri engin bir çam ormanının içindeydi ve buranın doğal güzelliği ile korunması gerekirdi. Ören yeri bir açık hava müzesi haline gelirse fakir Karatepe köylülerinin gelişimini sağlayabilirdi. Bütün bunların olabilmesi de Karatepeliler’in buranın taşıdığı önemi kavrayarak benimsemesi ile gerçekleşecekti. Bunun yapılabilirliğine Halet Çambel ile o yıllarda işsiz ve sol kimliği nedeniyle tümüyle dışlanmış olan eşi Nail Çakırhan’dan başka inanan da yoktu.

Karatepe Aslantaş koruma çatısı yapım aşamasında

Türkiye’nin ilk koruma çatısını ve Türkiye’de ilk çıplak beton uygulamasını Çakırhan ile birlikte yaptılar.

İnşaatı kitap okuyarak öğrendiler, dereden çektikleri suyla hayvan sırtında taşıdıkları çimento ile bu inşaatı gerçekleştirdiler. 10 yıl boyunca Ceyhan Nehri’nin yatağında kilometrelerce uzaktan taşınmış kabartma yazı parçacıklarını toplayıp, yıllar süren bir sabırla bunları birleştirerek Karatepe’deki eserlerin sayısını iki katına çıkardılar .

Bugün Mersin kent alanı içinde neredeyse kaybolmuş durumdaki Soli Höyüğü’nün 1966 yılında Çambel’in Çukurova Bölge Planlama Projesi için yaptığı çalışması sırasındaki durumu

Çevreyi korumak için Türkiye’nin ilk milli park uygulamasını gerçekleştirdiler. Ormanın zarar görmemesi için köylüyü ikna ederek keçiyi koyun ile takas ettiler, koyuna nasıl bakacağını, nasıl yavrulatacağını sabırla öğrettiler. Okulu olmayan köylere bizzat çalışarak okul yaptılar, öğretmen olmadığı için kendileri ve arkadaşları öğrencilere ders verdi. Köylünün iş sahibi olması için marangozluk, demircilik gibi kurslar açtılar, eğitici usta getirdiler. Çevrenin tüm sağlık sorunlarını üstlendiler, gelişim sürecinde yerel kültürün bozulmaması için el sanatlarını belgelediler, desteklediler ve yeniden kök boyayı köylüye “keşfettirerek” Karatepe kilimini bir dünya markası haline getirdiler. 1960’lı yıllara gelindiğinde Karatepe Türkiye’nin ilk Açık Hava Müzesi, ilk Milli Parkı, ilk ayrıntılı etnografik belgeleme çalışması ile ünlendi, başka yerlere örnek oldu ve daha de önemlisi özelliğini yitirmeden günümüze kadar süregeldi.

Çukurova 1950’lerde hala bakir bir alandı. Orman Akdeniz kıyısına kadar inmekteydi. Her yerde Yörük çadırlarına rastlanmakta ve geçmiş dönemin yapı kalıntıları ayakta durmaktaydı. 1960’lı yılların başında yeni kurulan Devlet Planlama Teşkilatı Çukurova’nın sanayi, tarım ve turizme açılma kararını almıştı. Çambel çağın gereği olan bu gelişim sürecinin kültür varlıklarına rağmen değil kültür varlıkları ile bütünleşerek gelişimi için devreye girdi, Çukurova Bölge Planlama Teşkilatı’nı ikna ederek Silifke’den Payas’a kadar olan kıyı bandının kültür envanterini çıkartma, belgeleme ve kalkınma planına altlık olacak şekilde projelendirilmesi işini üstlendi. 1967 yılının sonunda tüm kıyı bandı taranmış, bütün ören yerleri fotoğraflanmış, plana işlenmiş ve plancılarla birlikte çalışılarak yol ve turizm tesislerinin planlaması, kültür varlıklarına zarar vermemek kaydıyla hazır bir proje haline gelmişti. Benzer bir çalışma hızla gelişmekte olan Adana kenti için de gerçekleştirildi. Adana kentinin tarihi çekirdeğini oluşturan Tepebağ Mahallesi tümüyle taranarak belgelendi, tarihi yapılar, evler ve arkeolojik dolgu kent gelişim planına işlendi.

Adana Tepebağ Mahallesi’ndeki kültür envanteri çalışması sırasında belgelenen yapılardan bazıları

Ne var ki ülkemizin bu ilk kültürel miras projesi sona erdiğinde Türkiye’nin “planlı kalkınma” dönemi de sona ermiş, “Plan yerine pilav istiyoruz” sloganı öne çıkmıştı. Planlama Teşkilatı ortadan kaldırıldı, Çambel ve ekibinin yaptığı envanter çalışmasının değil uygulanması yayını bile reddedildi. Adana’nın en önemli kültür varlığı olan Tepebağ Höyüğü, “plan uygulamaya geçerse” endişesiyle bir gece operasyonu ile ortadan yarılarak tahrip edildi. Bugün eğer kıyı şeridi inanılmaz çirkinliklerle dolu, Antik dönemin eşsiz anıtları çirkin beton yapıların arasında kaybolmuş ve Adana kenti tarihi kimliğini yitirmiş ise, bu durum Çambel’in gerçekleştirdiği çalışmanın kısır politik çıkarlar nedeniyle göz ardı edilmesinin sonucudur.

Çambel ulusal değerlere bağlı ancak bilimin evrenselliğine inanan bir insandı. Bugün eğer Türkiye’de Neolitik Dönem arkeolojisinden söz edebiliyor, bu alandaki başarılarımızla övünebiliyorsak, bu Çambel’in 1963 yılında Chicago Doğu Bilimleri Enstitüsü’nün o yıllarda efsaneleşmiş ismi olan Robert J. Braidwood’u Türkiye’ye çekebilmiş olması sayesindedir. Braidwood’u Türkiye’ye yalnızca kazı yapmak, arkeolojik araştırmaları birlikte sürdürmek için getirmemişti. Braidwood Dünya arkeolojisinde bakış açısı ve uygulamaları ile çığır açmış bir yenilikçiydi. Geçmiş dönemleri öğrenmede, anlamada, arkeolojinin yetersiz kaldığını savunmuş, iklimbilim, yerbilim, bitkibilim, hayvanbilim gibi doğa bilimleri ile işbirliği yaparak birlikte çalışmadan tarihsel sürecin anlaşılamayacağını ortaya koymuştu.

Neolitik Dönem arkeolojisinin efsaneleşmiş adları, soldan sağa Linda Braidwood, Bruce Howe, Robert J.Braidwood, Halet Çambel; 1964 yılı Çayönü kazısında.

Çambel Braidwood’u tüm ekibiyle birlikte Türkiye’ye çekti. 1963 yılında Güneydoğu Anadolu Ortak Araştırma Projesi’ni kurdular, Siirt’ten Urfa’ya kadar Türkiye’nin ilk kapsamlı, çok disiplinli yüzey araştırmasını gerçekleştirdiler. 1964 yılında Urfa Biris Mezarlığı, Söğüttarlası, Çayönü, 1968 yılında da Griki Haciyan kazılarına başladılar. Braidwood tüm ekibiyle İstanbul Üniversitesi “Prehistorya Kürsüsü’nde” ders ve seminerler yaptı. Çağdaş arkeoloji, arkeolojide kuram, çok disiplinli arkeoloji, jeoarkeoloji, çevresel arkeoloji gibi kavramlar ilk kez akademik yaşamımıza girdi ve Çambel’in akılcı, uzun erimli planlaması ile köklenerek filizlendi. Çambel-Braidwood ortaklığı 2004 yılında Braidwood’un vefatına kadar kesintisiz ve sorunsuz olarak sürdü. Bu birçok bilimsel projede olduğu gibi sıradan bir iş ortaklığı değildi; birlikte çalışma kavramının eşsiz bir örneğiydi. Çalışma için gerekli olan ödeneği kimin bulduğu, kimin hangi olanağı sağladığı, bilimsel sonuçlardan kişisel ün kazanmak için çıkar sağlamak hiçbir zaman ön plana çıkmadı, “iş” bilimin bir gereği olarak birlikte yeni kuşakların yetişmesi, çağdaş bilim anlayışının gelişmesi doğrultusunda sürdürüldü. Güneydoğu Anadolu Tarihöncesi Karma Projesi 40 yıl bu ilkeler doğrultusunda devam etti. Bildiğimiz kadarıyla bu proje en uzun soluklu uluslararası proje olarak ün yaptı. Bu projede çok sayıda bilim insanı yetişti ancak bunun da ötesinde yeni bir bakış açısı, yeni yöntemler bilim dünyasına bu proje ile kazandırıldı.

Çambel-Braidwood ikilisi 1967 yılında ODTÜ’nün kurucu rektörü Kemal Kurdaş’ın da desteğini kazanarak Türkiye’nin ilk, Dünya’nın da öncü kurtarma projelerinden birini başlatmışlardır. O yıllara kadar büyük bayındırlık uygulamalarında zarar görecek kültür varlıkları dikkate alınmazdı, Seyhan, İrfanlı gibi dönemin büyük barajları birçok antik kenti hiç belgeleme yapmadan su altında bırakmış ve bundan kimse rahatsız olmamıştı. Keban Barajı Fırat Nehri üzerinde planlanmış barajlar dizisinin ilk ayağıydı. Her ne kadar Fırat’ın uygarlık tarihinin her aşaması için ne denli önem taşıdığı söylem olarak yaygınsa da, Fırat’ın Türkiye içerisinde kalan sınırında T. Goell’in Samsat Höyük Sondajı, Kömürhan İzoli Anıtı belgelemesi dışında yapılmış ne bir yüzey araştırması ne de bir arkeolojik çalışma yoktu. 1967 yılında Keban Barajı’nın inşaatı başlamış, barajın Tunceli ve Elazığ il sınırları içerisinde çok geniş bir alanı sular altında bırakacağı kesinleşmişti. Nil üzerinde yapılan Assuan Barajı ve Amerika’da Mississipi Nehri üzerindeki Missouri baraj göl alanı kurtarma çalışmalarının tekil örnekleri olarak dünyada söz edilmekteydi.

ODTÜ 1967 yılında Keban Barajı’ndan etkilenecek olan Ortaçağ Pertek anıtlarında bir çalışma yapmaktaydı. Çambel ve Braidwood Kemal Kurdaş’ın Pertek’e gösterdiği ilgiden yola çıkarak kapsamlı bir proje önerisiyle ODTÜ’ye gittiler. İyi bir organizatör olduğu kadar, mali bir deha ve kültür insanı olan Kemal Kurdaş ile Çambel-Braidwood ikilisinin kaynaşması güç olmadı; birlikte belki de Dünya’nın ilk çok disiplinli, geniş katılımlı kültürel mirası kurtarma projesinin altlığını hazırladılar. Bu projenin arkeoloji bölümü olmayan ODTÜ’ye bağlı olarak yürümesi konusunda Çambel ısrarcı oldu. Gerekçesi arkeoloji bölümü olan bir üniversitenin yönetiminin diğer birimlerin kıskançlığını körükleyeceği, bundan ODTÜ’nün hiçbir bilimsel çıkar sağlamayacağından, kalıcı bir projenin tarafsız zeminini oluşturacağı öngörüsü idi. Çalışma 1967 yılında baraj göl alanının yüzey araştırması ile başladı, beklenmedik çeşitlilik ve zenginlikte kalıntılar ortaya çıktı. Proje uluslararası katılıma açıldı, çok sayıda kazı ve belgeleme bu proje sayesinde gerçekleşti. Böylelikle kültür tarihi açısından çok büyük bir önemi olmadığı düşünülen Doğu Anadolu Dağlık Bölgesi’nin, uygarlığın en eski döneminden itibaren taşıdığı önem ortaya çıkmış oldu.

ODTÜ Keban Projesi’nin başlangıcı, 1968 yılında Ağın’da “ilk kazma” töreni; soldan sağa Ali Yaramancı, Halet Çambel, Ümit Serdaroğlu

Keban Projesi, Keban Barajı tamamlandıktan sonra da Karakaya ve Atatürk Baraj alanı içerisinde yine aynı ilkeler doğrultusunda Çambel-Braidwood ve Kurdaş’ın yönetim ve denetiminde sürdürüldü. Projenin yaklaşımı, çalışma ilkeleri, farklı kurumların katılımına açık yapılanması ve sonuçların kısa süre içerisinde yayınlanmasına verdiği önem, Dünya’da bu tür projeler için bir model olarak kabul edildi. 1980’li yıllardan sonra ODTÜ’nün özelliğini yitirmesi, Kurdaş’ın yönetimden ayrılması ile ODTÜ Keban / Aşağı Fırat Projesi Türkiye’de işlevselliğini yitirdi; buna karşılık Suriye ve Irak’taki baraj alanlarında taklit edilen bir model haline geldi. Birecik Barajı ve bu bağlamda ünlenen “Zeugma” olayı ülkemizin bir ayıbı olarak kaldı. Başta Apamea olmak üzere birçok yer Birecik Barajı’nın suları altında kalırken Suriye’deki Tabqa baraj alanında yapılan kurtarma çalışmalarını gıpta ile izledik. Ancak yine de Çambel’in bu öngörülü yaklaşımının boşa gittiğini söylemek doğru değildir, daha sonra Kargamış ve Ilısu baraj göl alanlarında kapsamlı bir çalışma yapılabilmişse bu Keban Projesi’nde kazanılan deneyimin sonucudur.

Çambel bir akademisyendi. Akademisyen olmanın gereğinin bilime ve kendine olan saygıyı yitirmemekte olduğuna yürekten inanmıştı. Bilimi, bilimsel çalışma yapmayı kendine ün getirecek bir araç olarak hiçbir zaman görmedi. Yeni kuşakların çağdaş bir anlayışa sahip olarak yetişmesine önem verdi, onlara kalıplaşmış bilgileri ezberletmeye çalışmadı. Bilgiyi aktaran dersler vermediği için meslektaşları tarafından çok eleştirildi. Öğrencilerine söylediği şu söz Çambel’in eğitim anlayışının en açık tanımıdır:

Siz okuma yazma biliyorsunuz. Bütün bilgi kitaplarda vardır. Ben size yarın değişecek olan bilgiyi belletmekle yükümlü değilim. Ben size bu bilgiyi nasıl öğreneceğinizi ve nasıl kullanacağınızı öğretirim

Bu yaklaşımın doğruluğunu gösteren “Çambel Okulu’ndan” geçenlerin bilim dünyasında kazanmış olduğu yerdir. 

Mehmet Özdoğan
Bilim Akademisi üyesi
İstanbul Üniversitesi, Arkeoloji Bölümü

*Bu yazı Mart 2014’te Toplumsal Tarih dergisinin 243. Sayısında yayınlanmıştır.

_____________________________________

Fevzi Çakmak kimdir?

Mareşal Fevzi Çakmak kimdir? İşte ilk Genelkurmay Başkanımız…

Mareşal Fevzi Çakmak 12 Ocak 1876’da dünyaya gelmiştir. Öğrenimi askerlik eğitimi üzerine alan Fevzi Çakmak 1896 yılında teğmen rütbesi ile Harp Okulundan mezun oldu. İşte Mareşal Fevzi Çakmak’ın hayat hikayesi…

FEVZİ ÇAKMAK KİMDİR?

Mareşal Fevzi Çakmak, 12 Ocak 1876’da İstanbul Rumeli Kavağı’nda Çakmakoğullarından Topçu Albayı Ali Sırrı ile Hesna Hanım’ın oğlu olarak dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini Kuleli Askeri Lisesi’nde tamamladıktan sonra 29 Nisan 1893’te Harp Okuluna kaydolarak 28 Ocak 1896’da Piyade Teğmen rütbesiyle mezun oldu. Akabinde “Mekteb-i Erkân-ı Harbiye”ye girerek 25 Aralık 1898’de Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle bitirdi.

Bir süre Erkan-ı Harbiye (Genelkurmay) 4. Şube’de görev yaptıktan sonra 1899’da 3. Ordu’ya bağlı Metroviçe’deki 18. Fırka’nın kurmay heyetinde görevlendirildi. Balkanlar’daki Sırp ve Arnavut çetelere karşı verilen mücadeleye katıldı. Kısa aralıklarla terfi ederek 1907’de miralaylığa (albay) yükseldi. 1908 yılında İkinci Meşrutiyet ilan edildiğinde 35. Fırka Komutanı ve Taşlıca Mutasarrıfıydı. 1910’da Arnavutluk’ta çıkan ayaklanmayı bastırmakla görevlendirilen Kosova Kolordusu’nun kurmay başkanlığı’na atandı. 1911’de Trablusgarp Savaşı başlayınca Rumeli’nin savunmasıyla görevli Garp (Vardar) ordusunun kurmay başkanlığına getirildi. Balkan Savaşı (1912-1913) sırasında 21. Fırka Komutan Vekilliği ve Vardar Ordusu 1. Şube (Harekat Şubesi) Müdürlüğünü yaptı.

Fevzi Çakmak’ın, Balkan Savaşları çıktığı dönemde 21. Yakova Nizamiye Fırkası K. Vekilliğinde; 6 Ağustos 1912’de Kosova Kuvay-ı Umumiye Kurmay Başkanlığı’nda; 29 Ekim 1912’de de Balkan Harbi Seferberliği’nin başlangıcında Vardar Ordusu K. I. Şube Müdürlüğü’nde görevlendirildiğini daha önce de belirtmiştik. Sırp Cephesi’nde Vardar Ordusu Harekât Şube Müdürü olarak bulunan Fevzi Paşa’nın başarılı askerî faaliyetlerine rağmen, Garp Vilayetleri’nde 10 Mayıs 1913’ten itibaren Türk Hakimiyeti sona ermiştir.

1913’te 5. Kolordu Komutanlığı’na atandı. Mart 1915’te rütbesi mirlivalığa yükseltildi.

I. Dünya Savaşı

I. Dünya Savaşı’nda Çanakkale, Kafkas ve Suriye cephelerinde savaştı. 1918’de ferikliğe yükseldi.

fevzi-cakmak-ataturk

Çanakkale Cephesi

Fevzi Paşa, V. Kolordu Komutanı olarak 6 Ağustos ve 13 Ağustos 1915 tarihindeki muharebelere katılmıştır. Fevzi Paşa’nın komutasındaki XIII. ve XIV. Tümenler muharebeye katılmamış fakat 21 Temmuz’dan itibaren cepheye gelerek, I. Tümen hariç yıpranmış ve yorulmuş eski tümenleri değiştirmişlerdir. Ayrıca İkinci Ordu Tümenleri’nin bölgeye (Kereviz Dere-Zığın Dere) gelmeleri üzerine VI. ve VII. Tümenler, Saros Gurubuna gönderilmiştir.

Düşman Kirte istikametinde yapacağı taarruzlar doğrultusunda Alçıtepe’yi almayı planlıyordu. Fakat Türk direnişi karşısında amacına ulaşamayan düşman çok fazla ilerleyememiştir. 6 Ağustos’ta düşmanın taarruz ettiği Arıburnu – Conkbayırı bölgesine gönderilen VIII. ve IV. Tüm. ile yetinmeyen Vehip Paşa, 9 Ağustos’ta Fevzi Paşa’nın komuta ettiği V. Kolordu Komutanlığına bağlı V. ve XIV. Kolorduların son ihtiyatları olan 41. ve 28. Alayları da bu bölgeye gönderdi. Bölgeye gönderilen bu iki alay Conkbayırı’nın düşmanın eline geçmemesine ve Albay Mustafa Kemal Bey’in 10 Ağustos tarihinde Conkbayırı taarruzuna yardımcı oldu. Mustafa Kemal Bey’in rahatsızlığı nedeniyle 10 Aralık 1915’te Fevzi Paşa 5. Kolordu Komutanlığı kendisinde kalmak üzere, ek görev olarak Anafartalar Grubu komutan Vekilliğine görevlendirildi (Mustafa Kemal Bey ise 16 Aralık 1915’de cepheden ayrıldı). Bu muharebelerde V. Kolordu Komutanı olarak görev alan Fevzi Bey’in komutasındaki XIII. Tüm. 21 Ekim 1915’te Keşan’a hareket etti. XIV. Tümen ise 12 Ocak 1916’da bölgeden ayrıldı.

Kurtuluş Savaşı

Mondros Mütarekesi imzalandığında sağlık nedenleri ile İstanbul’da bulunuyordu. 24 Aralık 1918’den 14 Mayıs 1919’a kadar Ferik rütbesiyle Osmanlı Devleti’nin Erkan-ı Harbiye Reisliği (bugünkü Genelkurmay Başkanlığı) görevinde bulundu. 1. Ordu Müfettişliği, Askeri Şura üyeliği, Ali Rıza Paşa ve Salih Hulusi Paşa hükümetlerinde Harbiye Nazırlığı (Millî Savunma Bakanı) (Şubat – Nisan 1920) yaptı. Harbiye nazırlığı sırasında Anadolu’daki millî kurtuluş hareketine silah ve cephane gönderilmesini kolaylaştırıcı bir tutum izledi.

İstanbul’un İtilaf Devletleri tarafından resmen işgalinin (16 Mart 1920) ardından Anadolu’ya geçmeye karar veren Fevzi Paşa, 27 Nisan 1920’de Ankara’ya ulaştı. İstasyonda Mustafa Kemal Paşa tarafından törenle karşılandı. Birinci dönem TBMM’ye Kozan milletvekili olarak katıldı. 26 Mayıs 1920’de İstanbul Hükümeti tarafından ulusal hareketin önderlerinden biri olarak rütbesinin kaldırılmasına, nişanlarının geri alınmasına ve idamına karar verildi.

3 Mayıs 1920’de Millî Müdafaa Vekilliğine (Millî Savunma Bakanlığı) getirildi. 24 Ocak 1921’de Mustafa Kemal Paşa’nın İcra Vekilleri Heyeti Reisliğinden ayrılması üzerine, Millî Müdafaa Vekilliği üzerinde kalmak kaydıyla İcra Vekilleri Heyeti Reisliğini (Başbakanlık) de üstlendi. İkinci İnönü Muharebesi’nin zaferle neticelenmesinin ardından 3 Nisan 1921’de rütbesi TBMM kararıyla birinci ferikliğe (orgeneral) yükseltildi. Kütahya-Eskişehir Muharebeleri’nde mirliva İsmet Paşa komutasındaki Garp Cephesi ordularının mağlup olup Yunanların Temmuz 1921’de Kütahya, Afyonkarahisar ve Eskişehir’i ele geçirmelerinden sonra İsmet Paşa’nın (İnönü) yerine TBMM tarafından Genelkurmay Başkanlığı görevine de getirildi. 3 Ağustos 1921’de Başvekillik, Millî Müdafaa Vekilliği ve Erkan-ı Harbiye Reisliği görevlerini hep birlikte yürütmeye başladı ve Sakarya Savaşı sırasında TBMM Reisi ve Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ile birlikte bizzat cephede harekatı yönetti.

14 Ocak 1922’de millî müdafaa vekilliği, 9 Temmuz 1922’de icra vekilleri heyeti reisliği görevlerinden ayrıldı ve Genelkurmay Başkanı olarak Büyük Taarruz’un askeri planlarını hazırladı. Zaferle sonuçlanan Dumlupınar Meydan Muharebesi’nin (30 Ağustos 1922) ardından 31 Ağustos’ta rütbesi Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın tavsiyesi üzerine TBMM tarafından Müşirliğe (Mareşal) terfi ettirildi.

Cumhuriyet dönemi

Mustafa Kemal Atatürk’ün 1933 Türkiye Cumhuriyeti’nin 10. Yıldönümü Konuşması soldan sağa doğru: Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi (Çakmak), Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal (Atatürk), TBMM Başkanı Kâzım Köprülü (Özalp), Başbakan İsmet (İnönü)

Fevzi Çakmak’ın Eyüp Mezarlığı’nda bulunan aile kabristanı
“Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Vekilliği”nin kaldırılmasıyla 30 Ekim 1924’e kadar TBMM’de Kozan Milletvekilliği[2] görevine devam etti. Mustafa Kemal Paşa’nın askerlik yapanların siyasete karışmamaları gerektiğine dair talimatından sonra, 31 Ekim 1924’te askerlik görevini, siyasete tercih ederek Kozan Milletvekilliği’nden istifa etti.

Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisliği görevini 23 yıl yaptıktan sonra 12 Ocak 1944’te 68 yaşında Askerî ve Mülkî Tekaüt Yasası’na göre Tahdit-i Sin yani yaş haddinden dolayı emekliye sevk edildi.

1946 seçimlerinde Demokrat Parti listesinden bağımsız aday olarak TBMM’de VIII. Dönem İstanbul Milletvekili seçildi. 5 Ağustos 1946’da milletvekili seçilerek 22 sene sonra tekrar Meclise katılan Fevzi Paşa, Demokrat Parti genel başkanı Celal Bayar’ın dönemin Cumhurbaşkanı’nın demokratik seçimlere izin vermesi için söylediği “Devr-i Sabık yaratmayacağız” (yani iktidara geldikten sonra yapılan yanlışların ve yolsuzlukların hesabını sormayacağız) demesinden sonra partisinden istifa ederek, 19 Temmuz 1948’de Osman Bölükbaşı ile birlikte Millet Partisi’nin kurucu üyeleri arasında yer aldı.

10 Nisan 1950 tarihinde vefat etti. Cenazesi 12 Nisan 1950’de Eyüp Sultan Camiinden kaldırılırken, cenaze namazında yüzbinlerce vatandaş bulundu. Cenazesi İstanbul’daki Eyüp Sultan Mezarlığında Küçük Hüseyin Efendi dergahı türbesine defnedildi ve ailesinin isteğiyle Ankara’daki Devlet Mezarlığı’na nakledilmedi. Mareşal Çakmak, Fitnat Çakmak (1892-1969) ile evli ve Nigar (1909-21 Ocak 1982) ile Muazzez adlarında iki kız çocuk babasıydı.

Leyla Erbil kimdir?

12 Ocak 1931’de, İstanbul’da, üç çocuklu bir ailenin ortanca çocuğu olarak doğdu, ilkokulu Esma Sultan’da, ortaokulu Beşiktaş İkinci Kız Ortaokulu’nda okudu. Lise eğitimine Beyoğlu Kız Lisesi’nde başlayan Erbil, daha sonra Kadıköy Kız Lisesi’ne nakledildi ve ilk şiirleri de lise yıllarında bir taşra dergisinde çıktı (1945). 1950 yılında Kadıköy Kız Lisesi’nden mezun olan Erbil, daha sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Filolojisi Bölümü’nde öğrenime başladı. Yazar, üniversiteye girdikten bir yıl sonra Çerkez Reşit’in oğlu Aytek Şay ile evlenerek (1951) öğrenimine ara verdi ancak bu evlilik kısa sürdü. Öğrenciyken İskandinav Hava Yolları’nda sekreter ve çevirmen olarak çalışmaya başlayan yazar (1953), ikinci eşi Mehmet Erbil’le de burada tanıştı ve öğrenimini son sınıftayken yarıda bırakarak o sırada yüksek mühendis olan Mehmet Bey’le altı-yedi ay içinde evlendi (13 Mayıs 1955) ve Ankara’ya yerleşti.

Bu dönemlerde birkaç öykü de yazmış olan ancak yayımlatmaya cesaret edemeyen Leylâ Erbil, sonunda sevdiği bir öyküsünü yakın arkadaşı Metin Eloğlu’na okuttu. Eloğlu, çok beğendiği bu öykünün yayımlanmasını istedi ve adını “Uğraşsız” koyarak kendi deseni ile Salim Şengil’e gönderdi. “Uğraşsız”, 1956’da Seçilmiş Hikâyeler dergisinde çıktı. Yazarın hikâye ve yazıları sonraki yıllarda da Ataç, Dost, Dönem, Kitap-lık, Papirüs, Türk Dili, Türkiye Defteri, Yeditepe, Yelken, Yeni a, Yeni Dergi, Yeni Ufuklar gibi dergilerde çıktı. İki yıl Ankara’da yaşayan Erbil çifti, 1957’de İzmir’e yerleşti.

Yazarın ilk öykü kitabı Hallaç 1960’da çıktı. Aynı yıl, yazarın kızı Fatoş dünyaya geldi. Ailece İstanbul’a geri döndüler ve Teşvikiye’ye yerleştiler. Leylâ Erbil, 1961’de kurulan Türkiye İşçi Partisi’ne üye oldu ve partinin Sanat ve Kültür Bürosu’nda görev aldı. Daha sonra 1967’de Zürih’e giden yazar burada bir yıl kaldı ve konsoloslukta kâtip olarak çalıştı. İstanbul’a döndüğünde çeşitli yerlerde çevirmen ve sekreter olarak çalışan yazar, Edebiyatçılar Birliği yönetim kurulunda görev aldı.

Yazar, ikinci öykü kitabı Gecede’yi (1968) Nurer Uğurlu ve Metin Eloğlu’nun da yardımlarıyla, kendisi bastırdı ve Sait Faik Hikâye Armağanı için ödüle gönderdi. Ancak ödül o yıl Orhan Kemal ve Faik Baysal arasında paylaştırıldı. 1969’da arkadaşları Hayati Asılyazıcı, Naci Çelik, Selim İleri, Demir Özlü, ve Fikret Ürgüp ile birlikte Sait Faik’in mezarı başında bir araya gelerek ödüllere katılmama kararı alan Leyla Erbil bir daha hiçbir ödüle katılmadı.

8 Aralık 1969’da Erbil’in babası Hasan Tahsin 74 yaşında iken sirozdan öldü. Erbil, 1970’te genel başkanlığını iki yıl süreyle (1970-1972) Orhon Murat Arıburnu’nun, kurucu ve genel sekreterliğini ise Aydın Hatipoğlu’nun yaptığı Türkiye Sanatçılar Birliği kurucu üyeleri arasında yer aldı. 1971’de yazarın ilk romanı Tuhaf Bir Kadın yayımlandı. Bu kitap, tabuların üstüne gitmesi nedeniyle dedikodulara ve tutucu çevrelerin tepkisini çekti.

Erbil, 1974’te Türkiye Yazarlar Sendikası kurucu üyeleri arasında yer aldı ve Aziz Nesin’in önerisi üzerine, Asım Bezirci ve diğer arkadaşlarıyla birlikte TYS tüzüğünü hazırladı. 1977’de Erbil’in üçüncü öykü kitabı Eski Sevgili yayımlandı. 1980-1981 yıllarında yazarın annesi Emine Huriye Hanım Alzheimer hastalığına yakalandı ve bir süre sonra Göztepe’deki Geriatri Hastahanesi’ne yatırıldı. Annesinin hastalığını “hayatımı altüst eden bir olay” olarak nitelendiren Leylâ Erbil, hastaneye yatırılışından üç yıl kadar sonra 6 Aralık 1984’te annesi Emine Huriye Hanım’ı kaybetti.

Erbil’in 1985’te yayımlanan Karanlığın Günü adlı romanı annesinin hastanede geçirdiği yıllarda yaşadıklarıyla ilgili otobiyografik öğeler taşıdığı gibi Eski Sevgili adlı öykü kitabında yer alan “Bunak” adlı öyküde de annesinin sonradan yakalanacağı hastalığın işaretlerine rastlanır. 1988’de yazarın aşk ahlakının çeşitli boyutlarını irdelediği üçüncü romanı Mektup Aşkları yayımlanmak üzereyken kaybolduğu için son kırk sayfası tekrar yazıldıktan sonra basıldı.

Erbil, 1986’da kaybettiği yakın dostu Tezer Özlü’nün kendisine yazdığı mektupları Özlü’nün vasiyeti üzerine Tezer Özlü’den Leylâ Erbil’e Mektuplar adlı bir kitapta topladı. Kitap, 1995’te basıldı. Aynı yıl 11 Ocak’ta yakın dostu, öykücü, şair, denemeci ve sinemacı Onat Kutlar’ın bombalı bir saldırıda öldürülmesi yazarı oldukça sarstı.

Yazar, 1996’da yıllardır süregelen F-tipi cezaevi ve ölüm oruçları karşısında örnek bir aydın tavrı sergiledir. Ölüm oruçlarının durdurulması için 69. günde (27 Temmuz) Erbil’in kaleme aldığı bildiri, yüz kadar yazar ve şair tarafından da imzalandı ve kamuoyuna duyuruldu. Ayrıca bu sanatçılar ÖDP Beyoğlu ilçe binasında toplanarak ölüm orucu bitene kadar binada kalma ve çeşitli etkinlikler düzenleme kararı aldılar.

1998’de yazarın Zihin Kuşları adlı deneme kitabı çıktı. Zihin Kuşları, yazarın en eskisi 1954 tarihli olmak üzere daha önce çeşitli dergilerde yayımlanmış olan yazılarıyla daha önce yayımlanmamış üç yazısını ve kendisiyle yapılan bir söyleşiyi içerir. Erbil’in yazarlık mesleği, edebiyattaki çalıntı ve taklitler, medya, düşünce özgürlüğü, kadının yeri ve durumu, aşk ve cinsellik gibi çok çeşitli konuları irdelediği yazılarında toplumsal ve siyasî konulara karşı duyarlı yazar tavrı açıkça görülmektedir.

1999’da Leylâ Erbil 18 Nisan seçimleri için ÖDP’den milletvekilliğine aday oldu. Ancak Erbil, seçimi kazanamayacağını bildiği için aday olduğunu, olur da kazanırsa hemen istifa edeceğini de belirtmiştir. Seçimlerden kısa bir süre sonra da Erbil bazı politikalarını anlamadığı ve benimsemediği için ÖDP üyeliğinden ayrıldı.

2000 yılında yazarın ablası Mürvet (Bilgin) Toksöz kansere yenik düştü.

2001’de Mustafa Horasan’ın desenlerini çizdiği yazarın son romanı Cüce yayımlanır ve büyük ilgi çeker. Erbil, 2002 yılında üyesi olduğu Türkiye PEN Yazarlar Derneği tarafından, “Türk diline ve edebiyata egemenliği, yapıtlarında kendine özgü bir dil yaratarak oluşturduğu özel dünya ve bu dünyanın evrenselliği, sanata katkısı olduğu kadar, aynı zamanda sokaktaki insana, hayata ve dünyaya karşı sorumlu bir aydın tavrıyla” Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterildi. Böylelikle Erbil, ülkemizin ilk kadın Nobel adayı oldu.

Leylâ Erbil’in kısa hikâyelerden ve türünü belirlemekte güçlük çektiği yazılardan oluşan ve adını, Sultanahmet Meydanı’ndaki üç başlı ejderha şeklindeki Burmalı Sütun’dan alan kitabı Üç Başlı Ejderha, 2005’in Aralık ayında çıktı. Yazarın Tuhaf Bir Kadın adlı romanı da, Angelika Gillitz-Acar ve Angelika Hoch tarafından Almancaya çevrilerek 2005’te Almanya’da Unionsverlag yayınevinin Türkçe Kitaplığı projesi çerçevesinde Eine Seltsame Frau adıyla yayımlanmıştır.

Şiir-roman niteliği taşıyan Kalan kitabı 2011’de çıktı ve bunu 2013’te Tuhaf Bir Erkek takip etti. 2005’ten sonra ağır bir hastalıkla (Langerhans Cell Histiocytosis) mücadele eden; 2007 yılı itibariyle ise büyük ölçüde iyileşen yazar hâlen Teşvikiye’deki evinde eşi Mehmet Erbil ile oturmakta; yazmadığı vakitleri okuyarak ve dostlarıyla birlikte geçirmektedir.

Kaynakça

  • Karin Schweissgut Individuum und Gesellschaft in der Türkei: Leylâ Erbils Roman Eine Sonderbare Frau (Türkiye’de Birey ve Toplum: Leylâ Erbil’in Romanı Tuhaf Bir Kadın) Doktora tezi, Berlin Üniversitesi, 1999.
reklam
YORUM YAZ