reklam
Yenileniyor
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • K.Maraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
--
BIST 92.709
DOLAR 5,4803
EURO 6,1912
ALTIN 212,13
maltepe escort side escort konya escort maltepeelektrikariza.com kartal escort maltepe escort kartal escort kartal escort alanya escort tuzla escort pendik escort kadikoy escort http://www.gncsesli.com http://www.paligny.com

Unutmazsanız unutulmazlar: Erdal İnönü, Mesut Cemil42 defa okundu

, , , kategorisinde, 31 Eki 2018 - 10:26 tarihinde yayınlandı
Unutmazsanız unutulmazlar: Erdal İnönü, Mesut Cemil

Bugün 31 Ekim. Ülkemizin önemli biliminsanı ve siyasetçilerinden Prof. Dr. Erdal İnönü’nün 11.,  sanatçı Mesut Cemil’in 55. ölüm yıldönümü.

BRT Yayın Grubu olarak bu değerlerimizi saygıyla, sevgiyle, özlemle anıyoruz.

Erdal İnönü kimdir?

Erdal İnönü, İsmet İnönü’nün ortanca oğludur. 6 Haziran 1926 tarihinde Ankara’da doğmuştur. İlk orta ve lise öğrenimini burada tamamlamış ve 1947 senesinde Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik-Matematik Bölümü‘nden mezun olduktan sonra ABD’ye gitmiştir. Kaliforniya Üniversitesi Teknoloji Enstitüsü’nde yüksek lisans eğitimi gören İnönü, 1952 yılında Türkiye’ye dönmüştür ve Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi’nden doçent unvanı almıştır.

1958-1960 yılları arasında Princeton Üniversitesi ile Oak Ridge Princeton National Laboratory’de konuk araştırmacı sıfatıyla bulunan İnönü ayrıca ODTÜ’de fizik profesörü olarak çalışmıştır. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra öğretim üyeliğini bırakmış ve siyasete atılmıştır. Sosyal Demokrasi Partisi’nin kurulmasında öncü olarak partinin genel başkanı olmuş, SODEP ile Halkçı Parti’nin birleşmesinde de büyük rol oynamıştır. , İki siyasi kuruluşun birleşmesinden sonra kurumun adı Sosyaldemokrat Halkçı Parti olarak belirlenmiş ve Erdal İnönü SHP’nin genel başkanlık makamına getirilmiştir.

28 Eylül 1986 tarihinde yılında yapılan ara seçimlerde İzmir’den milletvekili seçilerek Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girmiştir. 1991 yılında gerçekleştirilen erken seçimlerde parti içindeki muhalefet grupları kaybedilen oyların sorumluluğunu İnönü yönetimine yüklemiştir. 19 Şubat 1995 tarihinde SHP ile CHP’nin birleştiği kurulda partinin onursal genel başkanı olmuştur. Daha sonra yapılan atamalarda ise Dışişleri Bakanı olarak göreve gelmiştir. 2001 senesine gelindiğinde ise Deniz Baykal’ın bazı uygulamalarına sert tepki göstererek Cumhuriyet Halk Partisi’nden ayrılmıştır.

Erdal İnönü 31 Ekim 2007 tarihinde  yaşamını yitirmiştir.

 

Mesut Cemil kimdir?

 

Aralık 1902’de İstanbul Cağaloğlu’nda doğar. Asıl adı Mesut Ekrem’dir. Babası Tanbûrî Cemil Bey, annesi Şerif Saîde Hanım’dır. On yaşlarında iken babasından aldığı kemençe ve solfej dersleriyle başladığı mûsiki çalışmalarına Kaşıyarık Hüsameddin Efendi’den usul öğrenerek devam eder. 1915’te Galatasaray Mekteb-i Sultânîsi’nde okurken Daniel Fitzinger’den Batı müziği eğitiminin yanı sıra keman dersleri alır. Babası Tanburi Cemil Bey’in vefatından sonra onun talebesi olan Kadı Fuad Efendi ve Refik Fersan’la tambur meşk eder. Refik Talat’la nazariyat çalışmalarını sürdürür ve Hamparsum notasını öğrenir; bir taraftan da viyolonist İzzet Nezih ile Batı müziğini ilerletir.

Birkaç yıl içinde önemli mûsiki mahfillerinde tambur çalmaya başlar ve kendisinden söz ettirmeyi başarır. Bu arada Yenikapı ve Galata mevlevîhânelerine devam ederek pek çok mûsikişinasla tanışır ve onlardan istifade eder. Bunlar arasında Mehmet Emin Dede, Rauf Yektâ Bey, Zekâizâde Hâfız Ahmet ve neyzen Hilmi Dede en önemlileridir.

Dârülfünun Hukuk Fakültesi’nin ikinci sınıfında iken Hüseyin Sadettin Arel tarafından Berlin’e gönderilir. Stern Konservatuvarı ve Mûsiki Akademisi’nde Batı müziği nazariyatı ve armoni eğitimi alır ve Hugo Berger’den viyolonseli ilerletir. Berlin Üniversitesi Psikoloji Enstitüsü Ses Arşivi’nde asistanlık yapar. 1924 yılının sonunda annesinin hastalığı sebebiyle öğrenimini bitiremeden İstanbul’a dönmek zorunda kalır.

1925’te Dârülelhan’a solfej, nazariyat ve tambur, Gelenbevî Lisesi’ne mûsiki muallimi tayin edildiyse de aynı yıl görevinin Konya Lisesi’ne nakledilmesi üzerine muallimlikten ayrılır. 1926’da İstanbul Radyosu’nda programcı, spiker, yönetici, viyolonsel ve tambur sanatçısı olarak çalışmaya başlar. 1937’de başspiker ve müdür vekili olur. Bu arada 1930’da Pertevniyal Lisesi’nde mûsiki öğretmenliği yapar. 1935’te İstanbul Belediye Konservatuvarı Tarihî Türk Mûsikisi Eserlerini Tasnif ve Tesbit Heyeti üyeliğine, ardından aynı kurumda sanat üyeliğine getirilir. Ankara Radyosu hizmete girince Türk mûsikisi neşriyat şefliği göreviyle Ankara Radyosu’na gittiği 1938 senesinde Klasik Türk Mûsikisi Korosu’nu kurar ve uzun yıllar bu koroyu yönetir. 1940’ta Ankara Radyosu Müdürlüğü’ne tayin edilmesinin ardından Türk ve Batı mûsikisini bünyesinde toplayan müzik yayınları şefliğine getirilir. 1950’de Türkiye radyoları müdürü olur, ertesi yıl görevini radyo müdürü olarak İstanbul’a naklettirir.

Kırkıncı sanat yılı jübilesi 14 Kasım 1952’de İstanbul’da Atlas Sineması’nda yapılır. 1955’te Cevdet Çağla ile birlikte gittiği Bağdat Güzel Sanatlar Akademesi’nde mûsiki bölümü başkanlığını üstlenir ve Türk mûsikisi dersleri verir. 1959’da başmüşavir sıfatıyla İstanbul Radyosu’na döner. Eylül 1960’ta memuriyet hayatından emekliye ayrılır. 31 Ekim 1963 tarihinde Haseki Hastahanesi’nde vefat eder ve Sahrayıcedid Mezarlığı’na defnedilir. Ölümünden sonra İstanbul Radyosu’nun büyük stüdyosuna ve Kuştepe semtindeki bir sokağa ismi verilir.

Mesut Cemil, Türk ve Batı mûsikisindeki geniş bilgisi, mûsiki hocalığı, koro yöneticiliği, saz icracılığı, idareciliği ve program yapımcılığı, dili kullanmadaki ustalığı ve yazarlığı ile son dönem sanatkârları arasında farklı bir yere sahiptir. On yedi yaşlarında iken özel tambur hocalığına başlamasının ardından Ali Rifat Bey’in yönettiği Şark Mûsiki Cemiyeti konserleriyle sahneye çıkmaya başlar, Ali Rifat Bey’in evinde düzenlenen, dönemin ünlü sanatkârlarının katıldığı toplantılarda birçok kişiyle tanışır, bunlar arasında Münir Nurettin Selçuk ve Refik Fersan’la başlayan dostlukları uzun yıllar sürer.

Dârülelhan’da ve Gelenbevî Lisesi’ndeki görevleri sırasında Cemal Reşit ile Ekrem Reşit Rey kardeşler ve Muhiddin Sadak Bey’le birlikte Union Française konserlerine viyolonseliyle katılır, 1930’lu yılların ortalarında kurduğu Unison Erkekler Korosu ile toplu icranın ilk ciddi örneklerini vermeye başlar, Klasik Türk Mûsikisi Korosu’nda kendi koro anlayışını ortaya koyar. Onun en önemli hizmetlerinden biri bu sanatın icrasına getirdiği disiplin, teknik ve düzenle modern anlayıştır. Bu anlayış çerçevesinde ince saz ve küme faslını yeniden düzenler. Ayrıca Ankara Radyosu’nda Yurttan Sesler ve Bir Türkü Öğreniyoruz adlı programların ortaya çıkmasında, halk mûsikisinin bu programlarla radyodan tanıtılması ve yayılmasında büyük rolü olur. Nevzat Atlığ kendisini XX. yüzyılda mûsikide çığır açmış üç büyük icracı arasında zikreder: Tambur ve kemençede Tanbûrî Cemil Bey, ses icrasında Münir Nurettin Selçuk, toplu icrada Mesut Cemil.

1938’de Ankara Gazi Terbiye Enstitüsü’nde viyolonsel, 1944’te Ankara Devlet Konservatuvarı’nda Türk mûsikisi tarihi, 1948’de aynı kurumda viyolonsel ve İstanbul Belediye Konservatuvarı’nda mûsiki folkloru hocalıklarıyla mûsiki eğitimi ve öğretimine büyük katkılarda bulunan Mesut Cemil, Ankara’da bulunduğu sırada Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirir. Hocalığı sırasında pek çok talebe yetiştirir. Bunlar arasında Muhiddin Erev, Alâeddin Yavaşça, Mefharet Yıldırım, Ercüment Batanay ve Necdet Yaşar sayılabilir. Niyazi Sayın, onun mûsikişinaslar arasında beğendiği kişileri pek söylememesine rağmen Hâfız Şaşı Osman’ın okuyuş tarzını çok beğendiğini anlatır. 8 Mart – 11 Nisan 1932’de Kahire’de toplanan Arap Mûsiki Kongresi’ne Rauf Yektâ Bey’le birlikte katılır, 1935’te Viyana’da Türk mûsikisiyle ilgili konferanslar verir, 1960’ta Paris’te UNESCO’nun düzenlediği Çağdaş Bestekârlar Festivali’nde Türkiye’yi temsil eder.

Mesut Cemil ayrıca bir sohbet adamı ve dil ustasıdır. Bunda, okul yıllarında ve ilk gençlik dönemlerinde edebiyatla ilgilenmesinin yanı sıra geniş bir sanat ve kültür çevresinde yetişmiş olmasının büyük etkisi vardır. Özellikle İstanbul Radyosu’ndaki yöneticiliği sırasında hazırlayıp sunduğu Ses ve Saz Dünyamızdan adlı programlarındaki samimi, duygulu, nâzik tavrı, akıcı anlatımı, nüktelerle süslenmiş sade üslûbu, yumuşak sesi ve mükemmel diksiyonu, bazı programlardaki açıklayıcı bilgilerle usta bir konuşmacı olduğunu ortaya koymuştur.

Tamburu bir müzikalite ve teknikle icra eden Mesut Cemil’in babası gibi çok mızrap kullanılarak ritimsel melodinin şekillendirildiği bir tambur tarzı vardır. İhsan Özer, Mesut Cemil’in geleneksel mûsikiyle yetiştiğini, babasının tarzını kendi tarzıyla birleştirerek yeni bir üslûp oluşturduğunu ifade eder. Onun ortaya koyduğu bu taklitsiz üslûpta bir serbestlik sezilir. Ruşen Ferit Kam ve Vecihe Daryal ile birlikte bu üçlünün uzun yıllar titizlikle ortaya koyduğu yorumlar Türk mûsikisinin en canlı icraları olarak arşivlerde yerini almıştır. Mesut Cemil plaklarda ve radyoda pek çok taksim yapmıştır. Aynı zamanda usta bir viyolonselist diye bilinen Mesut Cemil lavtayı üçüncü bir saz olarak benimsemiştir. Bunların dışında yaylı tambur, kemençe, keman, ud, viyola ve bağlama ailesindeki sazları çalmış, onun müzikalitesi icracılıkta çığır açmıştır. 1936’da hazırladığı yayımlanmamış tambur etütleri bugün Murat Bardakçı’nın elinde bulunmaktadır. Fazla bestesi yoktur. Şehnaz sirto, nihâvend saz semâisi ve çok sesli çârgâh Türk raksı dışında dört adet şarkısı ve “İzmir Yollarında” adlı bir marşı bilinmektedir. Sadece nihâvend saz semâisi bile bestekârlıktaki düzeyini gösterecek bir eser kabul edilmiştir.

Mesud Bey, üç kere evlenir.

Birinci evliliğini, 31 Ekim 1943’te henüz 27 yaşındayken vefat eden Esma Perihan Hanım ile ikinci evliliğini, Rukiye Berrin Sahir ile üçüncü evliliğini ise Sıdıka Naime Hanım ile yapar.

Tanburi Cemil Bey oğlunun müzisyen olmasını istememiş.Sebebini de su şekilde ifade etmiş: “Duyarak çalarsa kendi bedbaht olur; duymadan çalarsa musikiyi bedbaht eder.”

Tanburî Cemil Bey’in oğlu Mesut Cemil de babası gibi birçok sazı virtüoz derecesinde çalabilen, Batı müziği eğitimi de almış bir sanatkâr, ayrıca ismini Türk radyoculuk tarihine altın harflerle yazdırmış bir spiker ve programcıdır. Onun hazırladığı radyo programlarında, Türkçenin o güzel ve mikrofonik seste berrak bir su gibi aktığını da fark edilir.

Radyo spikeri olarak hakkını verdiği Türkçeyi yazar olarak da aynı maharetle kullanan ve çağdaşı yazarlarla rahatlıkla boy ölçüşebilecek bir seviyeye ulaşan Mesut Cemil, babasından sadece olağanüstü bir musiki kabiliyeti değil, bohemlik ve kedicilik de tevarüs etmiştir. 1920’ler ve 30’larda, Fikret Âdil, Necip Fâzıl, Çallı İbrahim, Peyami Safa ve Elif Naci’yle birlikte yaşadığı bohem hayatı hakkında bilgi edinmek isteyenler, Necip Fâzıl’ın Bâbıâli, Peyami Safa’nın Bir Tereddüdün Romanı ve Fikret Âdil’in Asmalımescit isimli eserlerini okuyabilirler.

Mesut Cemil’in çevresi sadece musikişinaslardan oluşmaz; yakın arkadaşlarının çoğu ressam, şair ve yazardır. Mesut Cemil, asıl yazarlık heyecanını, çeşitli dergilerde çıkan musiki yazılarıyla değil, kedi hikâyeleri yazarak tatmin eder. Bir kısmı Aile dergisinde yayımlanan bu hikâyeler bir kitap teşkil edecek sayıdadır.

Mesut Cemil’in 40. sanat yılı dolayısıyla 1952 yılında yayımlanan broşürde, yazar ve musikişinas dostları, onun musikişinaslığı yanında, “hoşsohbet”liği, taklitleri, güzel fıkraları, idareciliği, İstanbul efendiliği, hayvan sevgisi, özellikle aşk derecesindeki kediseverliği, “edip”liği ve üslûpçuluğu üzerinde de dururlar. Peyami Safa şu cümlelerle anlatır Mesut Cemil’i:

“Bütün bir imparatorluk camiasının modern devlete istihale ettiği bir tarih ânında, evvela Tanburî Cemil’i hazırlayan bir soyun zengin kromozomlariyle dünyaya gelmek, çocukluğundan beri musiki seyyaleleriyle dolu bir aile havası ve dostluk çevresi içinde yetişmek, daha sonraları ve gitgide Doğu-Batı ikiliğinin zıtlık humması içinde, her iki musikinin ruhuna her an kendi ruhunu döküp ikisinde üstat olurken, kültürünü zenginleştirmek ve Türk nesrinin en seçkin, Türk radyosunun en devamlı ve faal elemanlarından biri olabilmek vasıfları yalnız Mesut Cemil’de buluşur.”
Mesut Cemil’in babasını anlattığı, Vakit gazetesinden tefrika edildikten sonra 1947 yılında kitap olarak yayımlanan Tanburî Cemil Hayatı, büyük sanatkârın trajik hayatı hakkında bilgi edinmek için başvurulması gereken çok önemli bir eserdir. Şevket Rado, bu eserle ilgili kanaatlerini şu cümlelerle ifade eder:

“Sekiz türlü sazı ustalıkla çalan Mesut Cemil’in bir de yazı ustalığı vardır ki bunu hünerleri arasında saymayı kendisi bile unutur. Bizde yazılmış biyografilerin en iyisi Mesut Cemil’in babası için yazdığı biyografidir.”

Nazım Hikmet, Türk Müziği’nin efsanevi isimlerinden biri olan ve hayata 1916’da henüz 43 yaşındayken veda eden büyük bir üstadın hatırasına, Tanburî Cemil Bey’e yazmış olduğu “Cemil Ölürken” adlı şiiri, Alemdar Gazetesi’nde 1920’nin 21 Kasım günü yayımlanır. Şair bu şiirini, Cemil Bey’in oğluna, arkadaşı Mesud Cemil’e ithaf eder:

Elâ gözleri dalgın, geniş alnı sararmış,
Bir san’atkâr hastadır, Cemil hasta yatıyor.
Odayı bir mâtemin görünmez rengi sarmış,
Başında duranların kalbi yorgun atıyor.

İnce parmaklarını ıslattı göz yaşları,
Odanın sükûnunda hıçkırıklar inledi,
Hastanın yavaş yavaş çatılarak kaşları,
Sanki derinden gelen bir sadâyı dinledi.

Mukaddes elemini andı bir kerre daha;
Uzak serviliklere çevirerek yüzünü.
Âh! Ey gafil fanîler, iman edin Allah’a!
Bir ilâhi ruhun da geldi işte son günü.

Çok kudretli oluyor bir dehânın gurûbu.
Ecel, O’nun yanına sen de el bağlayıp gir!..
Nefesinle titreyen fanilerden değil bu,
Ölmeyen bir san’atkâr ölüm döşeğindedir.

Gökler geri alıyor yeryüzünden sesini.
Şimdi geniş alnında ebedin gölgesi var!
Başında ağlayanlar sonuncu bestesini,
Ağır ağır kapanan gözlerinden duydular!…

 

 

reklam
YORUM YAZ