reklam
Yenileniyor
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyon
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • K.Maraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
BIST 92.578
DOLAR 5,3057
EURO 6,0558
ALTIN 212,59

Madrid, bir sıcak yuva gibi…127 defa okundu

, , kategorisinde, 25 Tem 2018 - 11:17 tarihinde yayınlandı
Madrid, bir sıcak yuva gibi…

9 Temmuz’da ulaştığımız Madrid’de sıcaklık karşıladı bizi: Ancak bu bir yuva sıcaklığına da benziyor. Tabii bu, neden hoşlandığınıza da bağlı. Şayet temizlikten, düzenden, yaşanmışlıktan, ders alıcı eskilikten yanaysanız Madrid’de bir yuva sıcaklığı bulabilirsiniz. Doğanın sıcaklığının yanı sıra.

Sabah saatlerinde İstanbul Sabiha Gökçen Havaalanı’ndan başladı İspanya’ya doğru yolculuğumuz. Uçak yolculuklarımda mutlaka pencere yanında oturur ve -eşimin üstünden atamadığı tedirginliğine karşın- fotoğraf çekerim. Yoksa nereden göreceğiz İstanbul’un Kuzey Ormanları’nın taş-toprak ocaklarınca yer yer nasıl kelleştirildiğini! Nasıl göreceğiz, Trakya’da yeşilin giderek azaldığını, eski Yugoslavya doğasında nehirlerin kıvrım kıvrım akarken, İtalya ve İspanya topraklarında doğanın ilginç tablolar yarattığını!

4 saat süren uçak yolculuğuyla geldik, hem tarih koktuğu, hem mevsimlik sıcaklığı, hem de bir yuvada aranan pek çok şeyin bir arada bulunabildiği için bizi kucakladığını duyumsadığımız Madrid’e.

Madrid’in uzun süreden beri başkentliğini yaptığı İspanya, Avrupa’nın uzak güneybatısında. İber Yarımadasının büyük bölümünü kaplar. Portekiz bu yarımadanın yüzünü Atlas okyanusuna dönük öteki ülkesi. Ancak Afrika’nın batı kıyısının açığındaki Kanarya adaları ile Batı Akdeniz’deki Ibiza, Mayorka ve Minorka adacıklarının oluşturduğu Balear adalarının İspanya’ya ait olduğunu da unutmamak gerekir.

Fenikeliler Cadiz’i kurmuş burada ilk koloni olarak. İÖ 1100’ü gösteriyordu tarih. Sonra Kartacalılar, Romalılar, Vandallar, Vizigotlar ve Endülüs uygarlığını kuran Mağribiler (Müslümanlar) egemen olmuş bu topraklara; kendi karakterlerini katmışlar buraların özgün özelliklerine…

Madrid Havaalanı’na, saat 13.00’te teker koyduk: İndiğimiz pistten terminal alanına gidiş 15 dakika sürdü. Pasaport denetiminden geçiş ve görevlilerin “Buenas tardes” dileğine “gracias” diyerek yanıt verdik. “Turkos press” diye karmaşık bir dille nitelemesine, “kemali ciddiyetle” “si” dedik, geçtik.

Nami Ardakoç

Bize bir hafta kadar hizmet edecek otobüsümüze binip kente doğru yol alırken, rehberimiz Nami Ardakoç ilk bilgilerle donatıyor beynimizi: “İspanya’nın başkenti Madrid’den sonra, pek çok turistin yaptığı gibi güney sahillere değil, kuzeye yönelecek ve Bask bölgesiyle Katalan bölgesini dolaşacağız. Bu anlamda gezimiz İspanya’yı daha iyi tanımaya yönelik bir kültür gezisi olacak. Madrid’i gezip tanıdıktan sonra kuzeye döneceğiz Bilbao’yu, çevresini, belki biraz Fransa’nın sınırdaki birkaç kentini, turizmin başkenti sayılan Barselona’yı görebileceğiz.

İspanya tarihinde çok uzun bir Müslüman dönemi var: Tarık Bin Ziyad ile başlar 711 yılında, 1492’ye kadar sürer. 800 yılı aşan bu dönemin en belirgin tarihsel mirası Endülüs Uygarlığı diye bilinir. Bu uygarlığın yoğun yaşandığı bölgeleri göremeyeceğiz bu gezide; ama o dönemin İspanya’da bıraktığı izleri her yerde görebilme şansımız da var.”

Rehberimiz kente doğru yol alırken, günlük yaşam hakkında da bilgilendiriyor bizi:

“Kahvaltılarda beyaz peynir, zeytin, kıymalı kol böreği, menemen yok, demli çay yok… Ama peynir, jampon, her türlü paket çay, her türlü kahve var. Yemeklerde ‘domuz eti’ duyarlılığınız varsa ‘no serto’ dediğinizde isteğiniz anlaşılır ve size asla bu tür yemekler servis edilmez. Karşılaşacağınız kişiler geniş insanlardır, siz acele edebilirsiniz, daralabilirsiniz, onlar umursamaz. İspanyollar, ne Fransızlar kadar ukaladır, ne İngilizler kadar soğuktur, ne Almanlar kadar disiplinlidir, ne İtalyanlar kadar sahtekârdır. Bu adamlar iyi insanlardır, ama tembeldirler. Hayatı ağustosböceği gibi yaşarlar: Hiçbir şeye aceleleri yoktur; garson sipariş almak için 20 dakika gelmese şaşırmayın, sipariş verdiğinizde yemek 20-25 dakika sonra gelir, hesap da öyle. En iyisi, ana yemek geldiğinde hesabı da istemektir. Yoksa gezinin zaman programına uyamazsınız… ‘Ola’ merhaba diyerek konuşma kapısı açabilirsiniz. Türk kahvesi beklemeyin, korkato bizim ağız tadımıza uyan bir kahvedir. Masada oturup içmek isterseniz fiyatı farklıdır, ayakta içerseniz farklı. Bu içki için de böyledir. Avrupa’da bahşiş kültürü var, ama unutmayın ki hesabın içinde bahşiş de vardır, siz alıştığınız gibi mutlaka % 10 bahşiş bırakmayın, biraz bozuk para bırakmak yetecektir. Şimdi indirim zamanıdır, hediyelik almanın dışında fazla alışverişe düşmeyin, fiyatlar bizdeki gibidir…”

Las Ventas Boğa Güreşi Arenası

Gezimizin ilk durağı, Havaalanı-Madrid yolu üzerindeki Las Ventas Boğa Güreşi Arenası oluyor. Tam adı  Plaza de Toros de Las Ventas. İspanya’nın en büyük, dünyanın üçüncü büyük boğa güreşi arenası. 1929 yapımına başlanan ve 1931’de açılan arenanın içini gezmedik: Boğaların matadorlar tarafından öldürülmesini izleyecek kadar katı değil gönlümüz. Hristiyanların Arap tarzı mimariyle yaptıklarına Mudehar denirmiş, bu tarzın çok güzel bir örneği. Önünde çok küçük yaşta boğa güreşine başlayan ve boynuz darbesiyle ölen genç bir matadorun Yiyo’nun heykeli var, az ötede de matadorların acısını kesmek için onlara özel bir ilaç veren doktorun büstü: Filaming.

İkinci durağımız, futbolun mabedi, futbolseverlerin düşlerine giren tapınak: Estadio Santiago Bernabeu. İspanya’nın dünyanın her kulübüne hem baskette, hem futbolda uzak ara fark attığı Real Madrid’in stadı.

Bizim Ortaanadolu kentlerini iklim, yaşantı ve görünüm bakımından andıran Madrid’e 5 kemerli Alkala adlı kapıdan giriyoruz. 18. yy yapıtı. Zafer anıtı gibi.

Alkala Kapısı

 

“Al gözüm seyreyle” Madrid…

 

Günümüzde 655 metrelik rakımıyla Avrupa’nın en yüksek başkenti olan Madrid, 2 bin 200 yıllık bir tarihi barındırıyor. Madrid, Avrupa’nın 5. büyük kenti, 4. büyük başkenti: Nüfusu 7.5 milyon. Bilindiği gibi, Avrupa’nın nüfus bakımından en büyük kenti İstanbul. Nüfusu birçok Avrupa ülkesinden daha fazla İstanbul’un. Bu sıralamada başkent olmayan tek kent. Avrupa’nın büyük başkentler sıralamasında Londra, Paris ve Berlin’den sonra geliyor Madrid. Madrid 1561’de başkent olmuş.

Madrid’in 2 bin 200 yıllık tarihi İÖ 2. yy’da başlar. Romalılarca kurulan kent, İS 711 yılında Mağribiler’in eline geçer ve bu dönem 2 yüzyıl sürer. Katolik hükümdarların elindeki kent, 1561’de II. Felipe’nin Toledo’daki sarayını buraya taşımasının ardından büyük bir imparatorluğun başkenti olur. Kente adını, Mağribi sultanı Muhammed Bin Abdurrahman’ın bölgede yaptırdığı adı Magerist olan kale verir. Şimdi bu kalenin yerinde 1734’te yapılan Bourbon sarayı Palacio Real var.

Başkent olduğunda nüfusu sadece 20 bin olan kente, 17. yy’da Plaza Mayor eklenir, o dönemde tüm engizisyon yargılamalarının ve idamların yapıldığı bu meydanın yanı sıra bugün tüm İspanya’nın ruhani ve coğrafi merkezi olarak Puerta del Sol ile Plaza de la Villa kentin önemli meydanlarıdır.

Puerta del Sol kentin orijinal doğu girişidir, 19. yy’da bir meydana dönüşen ve günümüzde on caddenin bağlandığı alanın ortasında III. Carlos’un atlı heykeli, güneyinde kırmızı tuğladan eski postane binası, İspanya yol ağının O (sıfır) noktası, festivallerin yapıldığı bir bina, bütün yıl şans getirsin diye çan şeklinde bir üzüm salkımı, madrano (kocayemiş) yiyen ayı heykeli bu meydandadır.

Plaza Mayor

Tarihin bütün olaylarına tanıklık etmiş bu meydana, bu alanda 17. yy mimari anlayışının baş yapıtlarından biri olan Plaza Mayor da eşlik etmektedir: Boğa güreşlerinin yapıldığı, sanıkların ifadelerinin baskı altında alındığı engizisyon yargılamalarının ve idamların gerçekleştirildiği bu meydanda, Madrid’in koruyucusu Aziz İsidore 1621’de burada aziz ilan edildi, III. Felipe’nin sekreteri Radrigo -ki darağacındaki duruşu nedeniyle ‘Darağacındaki Rodrigo kadar mağrur’ ifadesiyle günümüzde de anılır- burada idam edildi, günümüze kalan en süslü yapı, kentin arşivinin bir bölümünün de saklandığı Casa de la Panaderia (Fırıncılar Loncası) buradadır. Ön cephesi canlı, hatta kısmen erotik sayılabilecek resimlerle süslü Casa de la Carniceria (Kasaplar Loncası) da bu meydandadır.

  1. ve 17. Yy’ın farklı üsluplardaki görkemli binalarının sıralandığı Plaza de la Villa’ya, Plaza Mayor’dan batıya doğru gidildiğinde ulaşılır. Gümüş işçiliğini yansıttığı için Platereks olarak bilinen, “gösterişli ve zarif mimari üslubun sevimli örneği Casa de Cisneros ile Habsburg döneminden kalma, kuleli Ayuntamiento (Belediye Sarayı) da” bu meydanın ilgi çekici yapıtları arasındadır.

Cervantes Anıtı

Madrid’in en hareketli caddelerinden, çevresinde modern, art-nouvo tarzı yüksek yapıların sıralandığı Grand Via, dükkânları, otelleri, restoranları, tiyatroları, kafeleri ve gece kulüpleriyle tam bir çekim merkezi. Dikilitaşı, önünde Rozinante adlı atına binmiş Don Kişot ve eşeğinin üstünde arkadaşı Sanco Panza, yanında sevgilisi Dulcina ile ünlü İspanyol yazar Cervantes’in görkemli heykelinin süslediği alanda biraz duralım. Cervantes, öyle hızla görülüp geçilecek bir figür değil. 16. yy’da yaşamış bir kişi. Gençliğinde Hristiyan armadasıyla İnebahtı Deniz Savaşı’na katılmış. Savaşta, Osmanlıya esir düşmüş. 5-6 yıl Osmanlı kadırgalarında forsalık yapmış. Nüfuzlu bir kontun fidyesini ödemesiyle serbest kalmış. Malta’dan İspanya’ya geri dönmüş. 60 yaşındayken o ünlü Don Kişot romanını yazmış. Kutsal kitaplardan sonra en fazla yabancı dile çevrilmiş başyapıtla dünyaca tanınmış Cervantes, “iflah olmaz bir Türk düşmanı” olarak da bilinmiş. Genellikle romanlarındaki kötü tiplemelerde Osmanlı’ya hep bir atıf vardır.

Kibele Anıtı

Plaza de Espana’dan başlayan Plaza de la Cibeles caddesi, adını Anadolu’da da bereket tanrıçası olarak bilinen Kybele’den alır. Ortasında tanrıça Kybele’nin oturduğu aslanların çektiği arabası ve sürekli sular akan çeşmesiyle ünlü meydan. Kibele, Anadolu kökenli bir ana tanrıça. MÖ 8 bin yıl önceye dayanır. Ankara’da Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde kazılarda bulunmuş küçük bir heykeli var. Bu ana tanrıça kültürü Hititler, Yunan, Roma derken Avrupa’ya da ulaşmış. Kibele anıtının solundaki bina postane. Yeni onarılmış, görkemli bir yapı. Önünde birkaç ay önceye kadar “mülteciler hoş geldiniz” yazıyormuş. Sorup öğreniyoruz, Ortadoğu’dan ya da Kuzey Afrika’dan yolunu Avrupa’ya çevirmiş göçmenlerden/mültecilerden ancak 600 kişiye kapılarını açmış İspanya.

Palacio Real

Bu bölgede görülmeye değer tarihsel yapıtlardan biri de; eski Mağribi Kalesi’ni yıktırarak V. Felipe’nin 1734/1760 yılları arasında 26 yılda yaptırdığı, düzenli bahçelerin arasına kurulu, 2 bin odalı Palacio Real (Kraliyet Sarayı)’dir. Saray, 1931 yılına kadar (XIII. Alfonso’nun sürgüne gönderilmesine dek) İspanya krallarına yönetim merkezi olmuş ev sahipliği yapmış. Çatıdaki görkemli heykellerin birinin, sarayın çocuk oyun alanına düşmesi üzerine, yaralanmaları engellemek amacıyla birçok heykel indirilerek bahçedeki bugünkü yerlerine dizilmiş. Günümüzde, rokoko üslubundaki Gasparini Salonu, 145 konuğun oturabileceği Resmi Yemek Salonu ve Tiepolo’nun görkemli tavan freskleriyle süslenmiş Taht Salonu turistik amaçla gezilebiliyor. Ayrıca Kraliyet Cehpaneliği, Eczane ve Kütüphane de görülmeye değer. Franco’nun “Balkon konuşmaları”nı yaptığı, son kral Carlos’un da yaşadığı Saray’ın tam karşısındaki Almudeno Katedrali de. Ki, neo-klasik tarzdaki bu katedralin yapımına 1879’da başlanmış ve yüzyıldan uzun bir sürede bitirilebilmiş. 1992’de, yani Müslümanların İspanya’dan gönderilmeleriyle sonuçlanan son savaş (1492) Granada’nın 500. Yıldönümünde Papa tarafından açılmış. 1492’de İspanya’da yaşayan son Yahudilerin de sınır dışı edildiğini, Avrupa’nın bu zorunlu göçe ilgisiz kaldığını, ama Osmanlı’nın bu insanlara kapılarını açtığını, bugün Sefarat diye anılan Yahudilerin onların torunları olduğunu da anımsıyoruz Almudeno Katedrali’nin karşısında.

Bir ovanın ortasında yer alan ve yaz mevsiminde fazla yeşillik barındırmayan Madrid’de sanatseverlerin ilgisini çeken üç büyük müze bulunuyor: İspanyol monarşisinin olağanüstü hazineleriyle dolu, 18. yy Neo-Klasik görkemi içindeki Museo del Prado, İtalyan primitiflerinden Pop Art’a kadar 700 yıllık bir dönemin sanatını barındıran Museo Thyssen-Bornemisza ile Picasso’nun ünlü duvar resmi “Guernica” da dahil modern sanat koleksiyonlarının görülebileceği Centro de Arte Reina Sofia.

Prado’da, El Greco, Ribera, Zurbaran, Velazquez, Murillo ve Goya’nın yapıtlarını görmek için mutlaka zaman ayırın. Reina Sofia’da, Picasso’nun İç Savaş sırasında bombalanan Bask köyünden esinlendiği anıtsal duvar resmi “Guernica” da dahil olmak üzere birçok başyapıtı barındırıyor. Denir ki, Franco katliam yaptığı kendi köyünün duvar resmini “nasıl yaptığını” sorduğunda, Picasso şu yanıtı verir: “Ben değil, siz yaptınız!”

Madrid’de ünlü Keltiber büstü La Dama de Elche ve Toledo’da keşfedilen Vizigot hazinelerinin zenginliğinin görülebileceği Museo Arquelogico’nun bahçesinde sizi bir sürpriz bekliyor olacak: Santillana’da bulunan tarihöncesi (İO 12. Bin yıl) Altamira mağaralarının duvar resimleriyle birlikte bir kopyası…

Müzelerde gördüğünüz tablolar, heykeller ve öteki sanat yapıtlarını belleğinize yerleştirmek, içselleştirmek, beyinsel ve fiziksel yorgunluğunuzu üstünüzden atmak için dinlenmek isterseniz, Prado’nun hemen arkasındaki Parque del Retiro sizi bekliyor. 121 hektarlık bu park, 17. Yy’da Habsburg avlağı olarak kullanılmış; ağaçlık caddeleri, çiçek tarhları, gül bahçesi, sandalla gezilen gölü ve Pazar sabahı eğlenceleri ile “size iyi gelecek.”

Madrid caddelerinde, sokaklarında üç saatlik yürüyüşümüze, akşam yemeği öncesi Puerta del Sol yakınlarında, bizim Çiçek Pasajı’na benzeyen, 19. yy’da yapılan Pazar Yeri’ne girerek son veriyoruz; her türlü yiyecek içeceğin, küçük küçük dükkânlarda satıldığı bir curcuna…

Rehberimiz bugünün son bilgilendirmesini ve uyarılarını yapıyor 23 kişilik grubumuza: “İspanya’da 14.00-17.00 arası siesta vardır. Öğle dinlencesi. İşyerleri, akşam saat 22.00’ye kadar açık kalıyorlar. Avrupa’da en geç akşam yemeği yiyen millettir İspanyollar. 21.00 sıralarında otururlar yemeğe. Buralarda meze türü yiyeceklere tapas denir: Ekmek üstüne çeşitli peynirlerin, deniz ürünlerinin serpiştirildiği bir tür mezedir. Pinços yemenizi de öneririm. Ama, paella denilen safranlı, pilavlı deniz ürünü yemeğini tek geçerim. Özellikle Barcelona’da mutlaka yenilmeli. Valencia Paella’sında tavuk ve fasülye var… Burada, deniz ürünlerinin cennetindesiniz. Kalamar ve ahtapot. Et, tavuk, balık her şey bulunabilir.

Son bir uyarı: Çantalarınıza dikkat ediniz. Çok şık adamlar, kadınlar size sokakta, alışverişte, kasada yaklaşır ve çantanızda ne var ne yok, çalar, kaybolur. Çalınan eşya bulunamaz… Giden hiçbir şeyin geri geldiğini görmedim… Özellikle pasaportunuza çok dikkat ediniz. Otellerde resepsiyona pasaportunuzu verecek yerde, fotokopisini vermenizin daha iyi olacağını düşünüyorum.

Bir saat sonra otobüsümüze binerek otelimize doğru yola çıkacağız. Hadi yarasın.”

Haber ve görseller: BRT Yayın Grubu Genel Yönetmeni Alaettin Bahçekapılı

reklam
YORUM YAZ